Her Şey Bizim İyiliğimiz İçin mi?

20 06 2017

“Bilim, Sanayi ve Teknoloji”  Bakanı, bakanlıklarca kamu yararı kararı alınmış yatırımlar için zeytinlik sahalarında yatırım yapılmasına izin veren ve zeytin üreticilerini “bu düzenleme zeytinliklerin ölüm fermanıdır”  dedirtip ayağa kaldıran düzenlemeyi kanun tasarısından çıkaracaklarını açıklamış ve zeytinlikler bir kez daha kurtulmuş… Ooooleeey!
Kim kimi kimden kurtarmış? Kurtaranlardan nasıl kurtulacağız?

Zeytincilik Yasası’nın doğrudan veya dolaylı değiştirilerek zeytinlik alanların imara açılmasını öngören düzenlemeler 2002’den bu yana kaç kez gündeme getirildi? Altı kez!

Kaç kez reddedildi? Altı kez… Yani bu yedinci… Allah kabul etsin, amin!
Zeytinliklere karşı sekizinci fetih seferi için çalışmalar başlamıştır bile çoktan, emin olun ki. Kurdun dişine kan değdi bir kez…  Tüyler arasında dolaşan bitler (şirketler) de kanlanıp canlandı haliyle!

Üretim ve yatırımın önündeki engelleri kaldırmayı hedefleyen “Bakanlık”, hazırladığı taslakta, 1939 yılında çıkarılan Zeytincilik Yasası’nın 20 numaralı maddesinde söylenen “zeytinlik alanlara ve bu alanlara 3 km mesafe içerisine zeytinyağı fabrikası hariç tesis yapılamaz”  şeklindeki hükmü kaldırmak istiyor.
Peki, niye olduğunu bilmesek de adında “bilim”  olan bu bakanlık, kaldırdığı şeyin yerine neyi indirecek? Kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran sanayi tesisleri de dahil olmak üzere madencilik işletmelerine izin veren şeyi!
Adına “Üretim Reform Paketi” dedikleri o şey ne? Şu:

“Zeytinlik sahaları içinde zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin gelişmesine engel olacak tesis yapılamaz ve işletilemez. Ancak, bakanlıklarca alınacak kamu yararı kararı gereğince yapılacak yatırımlar kapsamında zeytinlik sahaları içinde kurulacak tesisler bu hükümden müstesnadır. Bu durumda, yatırımın yapıldığı alan içinde bulunan zeytin ağacının iki katı kadar zeytin ağacının, Bakanlık tarafından gösterilecek yere dikilmesi zorunludur. Bu yükümlülüğe aykırı hareket edenlere, dikilmesi zorunlu ağaç başına 200 TL idari para cezası uygulanır”.

Zeytincilik üzerine kafa yorup mesai harcayan birikimli insanlar, zeytinin ülkemizde 750 bin civarındaki ailenin geçim kaynağı olduğunu hatırlatıyorlar. Oysa devletin ilgili kurumları kendilerine en millisinden büyük hedefler belirlemişlerdi…  Anavatanı Anadolu olan zeytini, gelecek 6 yıl içinde, dünya dördüncülüğünden ikinciliğine taşıyacaklardı… Taşıya taşıya, “ağaç başına 200 TL’yi bas, gözüne kestirdiğin zeytinliği kes” diyen bir taslağın içine taşıdılar ve biz buna şaşırmadık… Çünkü “derebeylik”  düzeninden sonra “parabeylik”  geliyordu; kapitalizm ise “kapkaçtalizm”  demekti aslında ve biz bunu biliyorduk!
Altı kez kapmak isteyip kapamadığını yedincide kapıp kaçmaya çalışacak, olmazsa sekizi veya dokuzu deneyecek. Yeter ki yatırım yerinde (katliam alanında) bulunan zeytin ağacının iki katı kadar zeytin bakanlık tarafından gösterilecek yere dikilsin, dikilemiyorsa ağaç başına 200 lira idari para cezası ödensin ve akıl başa gelsin… Allah akıl versin, amin!

Düşünsenize, 10 bin ağaçlık bir ormanı yok edip 30 kilometrelik yol kenarına 20 bin fidanı esas duruşa diziyorsunuz… Niye? Peyzaj olsun diyedir herhalde!

Yoksul köylünün elindeki birkaç dekar zeytinliğe el koyup, madencilik yapacaksınız veya taş ocağı açacaksınız…  “Tarımı ve hayvancılığı bitirdiğimiz gibi, zeytinciliği de bu coğrafyadan sileceğiz”  desenize şuna… Niye lafı dolandırıp duruyorsunuz?

Dört bir koldan saldırıyorsunuz. Derelerimiz, dağlarımız, işimiz, hayatımız, ortak yaşam alanlarımız, meralarımız, yani bunaldığımızda kaçıp sığınacağımız ana kucağımız tehdit altındadır. Ya maden aramak, ya denizi doldurup “tesis”  kurmak için köylerimizi taş ocağına çevireceksiniz, satın aldığınız bir iki hatırlı kişiyi karşımıza çıkarıp “kaygılanmayın”  dedirteceksiniz. Kaygılarımızı haykırdığımızda değil, sessiz kaldığımızda zarar göreceğimizi biliyoruz. Zarar görmeyeceğimiz tek durum, köylerimizden ellerinizi çekmenizdir!

Müteahhit bir yeri talan edeceği zaman kamu yararını değil kendi yararını düşünür. Alacağını alır gider, size bir köy cesedi ve mezarlık sessizliği bırakır. Oysa kamu biziz ve bize kamu yararı diye yutturulan şey aslında kamu zararıdır… Yaşam alanımız üzerinde pazarlık yapılamaz!
Karnımızı doyurarak bize bir iyilik yapacaksınız ama bunu karaciğerimizden kestiğiniz parça ile yapacaksınız, öyle mi? Zeytinlikleri, Ege köylüsüne iyilik olsun diye mi yok ettiniz? Cerattepe’yi, Artvin halkını çok sevdiğin iz için mi cehenneme çevireceksiniz? Yeşil Yol adını verdiğiniz katliam yolu ile yaylalarımızın bağrını oyacaksınız. Benim doğup büyüdüğüm Haçapit Vadisini, denizi doldurarak yapacağınız havaalanı için taş ocağına çevireceksiniz, gurbetçiler rahat rahat köylerine gelebilsin diye mi bu? Kimi kandırıyorsunuz?

Bizimle bunun pazarlığını mı yapıyorsunuz?

Zor kullanarak mı keseceksiniz ciğerimizi? Bu yerleşim alanlarında ilk patlamalardan 10 gün sonra içebileceğimiz temiz bir su kaynağı bulabilecek miyiz? Bunun garantisi var mı?

Birkaç saat süren gök gürültüsünün bile tedirgin ettiği bu coğrafyada, her gün patlatılacak dinamitlerin altında hangi ruhumuzu koruyacağız? Güneşli günlerde toz bulutu, kapalı havalarda çamur yağmuru altında nasıl yaşayacağız? Çay tarımı yoksa bir lokma ekmeğe muhtaç olan halkımız hangi tarladan hangi toz toprak ve çamurlu çayı toplayacak?

Bize bir taş ocağının ortasında yaşamayı öneriyorsunuz demek… Peki, kendiniz niye güzel manzaralı, sessiz, temiz ve steril mekanlarda yaşıyorsunuz?

Doğduğumuz ve öldüğümüzde ninemizin dedemizin yanına gömüleceğimiz bu topraklar bizim yaşama sebebimizdir. Burada tarihimiz, anılarımız, çocukluğumuz, bugünümüz, yarınımız, sığınacak limanımız, ana kucağımız vardır… Şunu kafanıza iyice yazın:

Köylerimizi kimseye kaptırmayacağız!

Köylerimizden sadece taşı toprağı değil, bizi de sökmüş olacaklar. Yaşam alanımız bir taş ocağı ile cehenneme çevrildiğinde; köyümüzü mecburen terk edeceğiz ve geçici olarak değil, inanın ki bir daha dönmemek üzere terk edeceğiz. Hiç istemesek bile, taş ocakları bizi buna zorlayacak, kovacak… Çünkü buralardaki yaşama koşullarımız ortadan kalkacak!

Anayasanın 56. Maddesi şöyledir:

“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek, devletin ve vatandaşın ödevidir”.

İnanmadığınız iyi laflardan ediyorsanız, iyi yalan söylüyorsunuzdur… Ve kimsenin yalandan ölmeyeceğini iyi biliyorsunuzdur!

Yücelttiğiniz her şeyi yere batırdınız. İyilikten söz eden boş laflarınız paravan oldu hep size. “İleri Demokrasi” örtüsü altında faşizmi yatırdınız, “Açılım”  örtüsü altına Alevi, Roman ve Kürt yurttaşları “keleğe”  getirdiniz… Şimdi kalkmış, yatırım, tesis ve kalkınma laflarıyla, katliam planınıza beton bir sığınak inşa ediyorsunuz. “Yatırım”  deyince akan sular duruyor, değil mi?

Talan edeceksiniz ve tepki gösteren kamuoyuna “zeytinin mi yoksa tesisin mi daha önemli olduğunu”  sorup gevrek gevrek güleceksiniz.

Tesis nedir? Hangi tesis? Sulama tesisi kurun öyleyse ve suyu çok seven zeytine bir iyilik yapın. Dünya ikinciliği hedefinize uygun davranın… Ve size bu fikri verdiğim için bana dua edin. Fakat dua etmeden önce, siz ne derseniz inanan ve iki sene önce Yırca’da “acele kamulaştırma”  kapsamında katledilen zeytinlikler için direniş başladığında, “zeytin ağaçları neden kesilmeli?”  başlığıyla zeytin boykotu çağrısı yapan akıllılara “ulan oğlum, manyaklaşmayın”  deyin, çünkü şöyle bildiriler dağıtıldı bu memleketin alaca karanlığında:

“Kıyamete yakın Müslümanlarla Yahudiler arasında bir savaş çıkacak. Müslümanlar bu savaşta galip gelecekler. Öyle ki Yahudiler ağaçların ve taşların arkasına saklanacak, ağaçlar ve taşlar da ‘ey Müslüman, şu arkamdaki Yahudi’dir. Hemen gel de onu öldür’ diye haber vereceklerdir. Fakat sadece zeytin ağacı haber vermeyecektir. Çünkü o bir Yahudi ağacıdır. Bugün İsrail bütün ülkelerde zeytin ağacı dikmeyi teşvik etmektedir. Çünkü bu ağaçların Yahudileri koruyacağını bilirler”.

Zeytin ağacının kimseyi şu dinden bu düşünceden diye ayırmadığını, onun sadece ağaçlardan bir ağaç olduğunu söyleyin…  Söylerseniz size inanırlar… Ama bu konuda tek laf bile etmezsiniz, biliriz. Zeytin ağaçlarının Yahudi saklayacağına inanmıyorsunuzdur herhalde. Zaten sizin değil kalabalıkların inanması lazım buna. Dolduruşa getirilen kalabalıklar inanacak ki, talan başarılı olsun. Onlar ona inanacak ki, siz kapitalizmin Euro tanrısına kulluğunuzu layıkıyla yapabilesiniz. Bunu söylemek için filozof olmak lazım değil. Çünkü bakanlar kurulunuz “kesin”  der demez, bir gecede 6 bin ağacı kesmiştiniz. Apar topar alınan “Acele Kamulaştırma”  kararından sonra, köylülerin bankadaki hesaplarına sus parası yatırmıştınız. Oysa köylüler para istemiyor. Acele kamulaştırma da istemiyor. Çünkü  “yüksek milli menfaat”  dedikleri şey değil, şirket menfaati vardır ortada. Kendine milis gücü oluşturan şirketin, Danıştay’dan gelecek yürütmeyi durdurma kararını bekleyen köylüleri darp ettirdikten sonra milislerinin eline elektrikli testereleri tutuşturup 10 saniyede bir zeytin ağacı devirmesini başka neye bağlayabiliriz ki?

Nöbet tutan köylüler şirket için çalışan bir kısım yaratık tarafından kelepçelendikten ve iş makineleri zeytinlikleri yok ettikten biraz sonra, beklenen karar gelmişti… Danıştay 6. Dairesi, yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Olup biten her şeyi hukuka aykırı bulmuştu!

Peki, ne için olmuştu bütün bunlar? Dünyadaki dördüncü büyük zeytin üreticisi bu ülkenin, termik santral inşası için asırlık 6 bin zeytin ağacını yok etmesinin sebebi neydi? Daha fazla enerji ve daha fazla tüketim mi… Ülkemizin ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlayacak termik santralin kurulması mı? Daha fazla enerji, daha fazla tüketim, daha fazla gelir, daha fazla her şey mi? Yoksa aslında doymak bilmez kursağınız için mi… Veya ne bileyim, başka rakip ülke zeytin lobileri için mi çalışıyorsunuz? Katliama dikkat çekmek için komisyona zeytin dalları getiren milletvekillerini zeytin katliamı yapmakla suçlamanıza ne diyelim peki? Hangi maddeyi kullanıyorsunuz be gözüm, ne içtiniz?

Tasarıyı geçirebilseydiniz, 170 milyon zeytin ağacından 125 milyonunu kesecektiniz. Zeytinciliği bitirdikten sonra, yandaş simsarlarınıza zeytin ve zeytinyağı ithal ettirip servet mi biriktirecektiniz? Bunun için üreticiye son tekmeyi vuracaktınız.
Foyanızı deşifre edenlere  “Allah’tan korkun”  diyorsunuz, fitnecilikle suçluyorsunuz… Niye bizi durup dururken “fitneci”  olmaya zorluyorsunuz ki? Bize “fitneci “ dediğinizde siz otomatik olarak “fitreci”  mi sayılacaksınız? Bu memlekette öyle şeyler yaşandı ki, fitneye uzak olmak için özel eğitim almak lazım… İyi bilirsiniz!

1948-1951 yılları, memleketin Marshall yıllarıdır. Türkiye ile birlikte 16 ülke, pek yardımsever Amerika tarafından, kendisi için son derece “yerli ve milli”  bir plana dahil edilmişti. Elde birikmiş (kalmış) mısırı eritmesi gerekiyordu, “Marshall Yardım Paketi”  diye bir şey uzatıp, faydalanmak isteyen ülkelere kendisinden“mısırözü yağı alma”  ön koşulunu koydu… Ve ülkemizde zeytinlikler sökülüp yerine margarin “tesisleri”  dikildi. Kurtulan az miktarda zeytin ağacından sağlanan zeytinyağı ise, Amerika tarafından dolar karşılığı alındı, yerine TL karşılığı mısırözü yağı satıldı… Ve insanlar bir daha zeytinyağı kullanmasınlar diye, onun ısındıktan sonra kanser yaydığı yayıldı ortalığa… Oysa en zor yanan yağdı zeytinyağı!
Baktılar ki süreç yavaş ilerliyor, hepimizin ezbere bildiği o türküyü sipariş ettiler:

“Zeytinyağlı yiyemem aman/ Basma da fistan giyemem aman/ Senin gibi cahile/ Ben efendim diyemem aman”

Margarin dururken zeytinyağı yiyen, naylon dururken basma fistan giyen “kandırılmışlar” içindi bu sipariş, biz üstümüze alınmayalım… Köylü milletin efendisiydi ama zeytinyağı tüketen cahilden efendi mi olurdu, Allah aşkına!

Emperyalizmin bir ülkeyi işgal etmesi için oraya illa da asker çıkarması şart değil… Oralı bir ekibi iktidara getirip ülkenin içini boşaltırsınız, olur biter!

…………

Bu yazı, “Kültür Sanat Yaşamında Tavır” Dergisinin Temmuz 2017 sayısı için yazılmıştır

…………





Meşale

10 06 2017

 

Açlığın elli dokuzuydu yanılmıyorsam. Sabah ayazında gelmiş, günlüğe iki satır yazmış, konuşmuş, analarla tanışmış, dizimin dibine kıvrılan köpeği sevmiş, insan hakları evrensel bildirgesini okumakta olan anıt heykeli uzun uzun süzmüş, seyretmiş, akşamın ayazında sokaktaki sobayı yakmış, kenarında şiir okumuş, hep beraber şarkı söylemiş, halay dönmüş ve dönüş için izin istemiş, vedalaşmıştım.
Dostlarıma tek tek sarılmış, göğsüme basmış ve ayrılmışım.

Ben orada, o anıtın dibinde direnen büyük insanlığa bir şiir borçlanmıştım.
Bütün bunları hak edecek ne yapmışlar?
Ben birini biliyorum yalnızca; karanlığı çaresiz bırakmıştır o gülüşü Nuriye’nin, evet ama diğer arkadaşlar için ne gerekçe gösterilmiş?
İktidarın sevmediği mahallelerdenmiş hepsi!

 

.

MEŞALE

 

-söz vermiştim çocuklar, bu şiir size-

 

Yanıp yanıp küllerinden

Dirilerek gelenleriz

Harladığın o ateşi

Bilmedin mi ah zavallım

Senden önce bilenleriz

.

Karıp yoğurduğun hamur

Mayası kan ile çamur

Ömrümüzü çalanların

Duymadın mı ah zavallım

Uykusunu bölenleriz

.

Karanlığı tutuşturan

O ışığa dönenleriz

Biz ekmeğe suya değil

Görmedin mi ah zavallım

Adalete kananlarız

.

Dağılır bir gün sürünüz

Gelir beklenen sorunuz
Biz yitip kaybolan değil

Bilmedin mi ah zavallım

O soruyu soranlarız

.

Başımız dağ yürek deniz

Umudun ülkesindeniz

Biz halkın uğultusunu

Duymadın mı ah zavallım

Sevdasına sunanlarız

.
Semih ve Nuriye hapis

Aç dövüşülmüştür üç ay,

dile kolay

Mehmet sürgün edilmiştir

Acun öğretmende pil var

Esra’yı astım zorluyor,

ne olur bilinmez yarın

Alçak bir yel dolanıyor

Üstünde başakların

.

Bir gecede listelenip

Bir boşluğa destelenen yüz bin kardeş

Ne işin var, ne selamın, ne sesin

Senin için tükeniyor nefesim

Nerdesin?

.

Ejderha olmuş geziyor gülüm

Abdest aldırılmış bir zulüm

Varmasa bile dilim, söylemeliyim

Çoktandır başladı vicdanda ölüm

.

Anacığım saçlarından sürüklenip atılmış

Gaz altında boğuluyor sokağım

Sığındığım heykel tutsak

Gölgesinde iki büklüm bir ülke var, kimse yok

Hepsi birden üşüşmüşler üstüne, Veli tek

.

Ankara’nın ortasında bir meşale yanıyor,

ısınıyor insanlık

İki adım uzağında taş binada, no problem,
her şey güllük gülistanlık

Gazeteler yedi renkli

Seç beğen al,

her birinde aynı başlık

Saz kırılmış, kalem hapis

Şu Allahın lütfüne bak

Ekranlar günlük güneşlik

.

Bu bir onur kavgasıdır
Bu bir rıza lokmasıdır

Öldürdüğün evladımı istiyorum

Benim oğlum bir torbada birkaç kemik,

çoğu kırık

Yok diyorsun

Vermiyorsun

Seksen yaşıma bakmadan

Acım sürsün istiyorsun

.

Dersim’in orta yerine

Güneş gibi batıyorum

Her yılıma bir gün verip

Açlığa yatıyorum

.

Bana bağlı haklarımı ver diyorum, vermiyorsun

Gasp edilen emeğimi gör diyorum, görmüyorsun

Ve görünür kılıyorum kendimi

Payitahtın ortasında bir beşiğe bırakıp

Açlığa yatırıyorum

.

Bundan sonra

Kuyunuz taş dolacaktır

Bundan sonra kurunuz yaş

Yazınız kış

Dolunuz boş olacaktır

.

Ben kim miyim?

Ben dünyayım

Ben hayatım

Ben insanım

Memleketim

Sen kimsin!

.

İstanbul, 04 Haziran 2017

http://www.insanhaber.com/soz-vermistim-cocuklar-bu-siir-size-makale,80088.html