Tavariş

5 04 2017

Tavariş

 

Çamlıhemşin’den oldukça yukarıda Çat köyü vardır ve oralı Yağcıoğlu İsmail’in anası, Tavariş’in öz halasıdır. İsmail’in Pazar’a bağlı Talvat köyünde arazisi ve Moskova’da fırını vardır. Tavariş’ten yaşça çok büyüktür. Yağcıoğlu İsmail onu Moskova’ya götürdüğünde Tavariş henüz sekiz yaşındadır, yanında kendi oğlu Harun da vardır.

O günlerin Osmanlısı dört bir yanda toprak kaybetmekte ve hızla kendi sonuna doğru gitmektedir. Ahaliyi düşünecek hali yoktur. İkinci Abdülhamit tarafından 25 yıl önce kaldırılan anayasa hala yere indirilmemiştir. Ne bir parti faaliyeti vardır ne parlamento. Basın sansür altındadır. Gurbet ise doğduğu yerde doyamayan Hemşinli erkeklerin küçük yaşta yakalandıkları bir gerçektir. Aslında oralar çekmez buralar iter hep ve yine öyle olmuştur. Şimdi Almanya nasılsa o yıllardaki Rusya da öyledir, her tarafı yabancı (ve bol miktarda Hemşinli) kaynamaktadır.

Büyük olasılıkla 1905 yılında Moskova’ya geldiklerinde, köyde konuştuğu Türkçe dışında Arapça da bilmektedir Recep. Sofioğlu diye bilinen bir ailedendir ve altı yaşında başlatıldığı kursta bu dili iki sene boyunca adeta hafızlık yapacak derecede öğrenmiştir. Köyde “Kuçukli’li  Hala” diye tanınan annesi, yayla dönüşünde Fırtına Deresine düşüp ölmüş, babası Kara İbrahim ise zaten sağ değildir.  O aslında henüz hoca olmasa bile hafız Recep’tir. Bakmayın siz şimdi halaoğlunun yarısı fırın yarısı içkili lokanta olan “kostinça” denilen mekanında hem çalışıp hem Rusça öğrenmekte olduğuna.

Seneler geçmiş, çocukluktan çıkıp delikanlı olmuştur artık. Kendisine “Tavariş” (arkadaş, yoldaş) diye seslenen kimi müşterilere onun da öyle hitap ettiği zamanlardır.

Dükkandan dışarı baktıklarında; bazen Çar yanlısı kalabalıkların bazen devrimci grupların düzenlediği (hatta bir keresinde Lenin’i de görüp dinlediği) sokak gösterilerine tanık olmaktadırlar. Moskova böyleyken Türkiye tarafı da hareketlidir. 1908’de Abdülhamit rejimi devrilip meşruti bir idareye geçilmiş, çeşitli dernekler, siyasi partiler ve basınıyla başka bir siyasal hayat vardır. Yaşanan hal dünyanın genel halidir aslında.

Tavariş’in gurbete iyice alıştığı 1914 yılının sonlarına gelinmektedir. İşleri yolundadır, halaoğlu ile beraber iyi paralar kazanmaktadır fakat Moskova’da yaşanan iç karışıklıklar nedeniyle ne olacakları belli değildir.  Zaten Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Dokuz adet Osmanlı gemisi, Almanlara ait Goeben ve Breslau (sonraki adlarıyla Yavuz ve Midilli) zırhlıları ile birlikte Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını top atışına tutunca; Osmanlı hiç de kendine ait olmayan bir savaşın içine girmiş, Rusya’daki gurbetçilere hayat hakkı kalmamıştır. Birkaç ay sonra Doğu Karadeniz kıyıları Rus askerlerinin işgali altındadır artık.

Çarlık hükümeti bir yandan bu işgali yönetmekte, diğer yandan da kendi topraklarındaki sosyal hareketlilikle boğuşmaktadır. Bu atmosferde gurbetçilerin büyük kısmı Sibirya tarafına sürülmüş veya sınır dışı edilmiş, bir kısmı ise zaten köyüne kaçmıştır.

Moskova’ya tedavi için getirilen yaralı askerler tedavi olduktan sonra sokağa çıktıklarında genellikle kostinçalara takılırlar, zaman zaman Tavariş’in çalıştığı yere de uğrarlar. Yemeklerini yeyip içkilerini içerler, sarhoş olup dağıtırlar. Sibirya sevkiyatlarının yaşandığı bu günlerde; rütbeli askerin biri tezgahın önüne gelir, elindeki içki talikasını (maşrapa) kafasına dikip bitirir ve sertçe tezgaha vurup yeniden doldurmasını ister. Briyantinleyip yana taradığı saçlarıyla en fazla 18 yaşında yakışıklı bir delikanlıdır Tavariş. Sarhoş askere bakmakta ve korkmaktadır. Talikayı doldurmak için uzandığında, pençe gibi uzanan bir el saçlarından yakalayıp tezgahın üstüne bastırır, kılıcını boğazına dayar. Karadeniz kıyılarındaki işgali hatırlatıp “Sen karşı kıyıdan mısın?” diye sorar. Ne diyeceğini bilemeyen Tavariş, burnunu hesaba katmasa da sarıya çalan saçları ve renkli gözlerine güvenerek “Ben Rus’um yahu, karşı kıyılarda savaş var, oralı olsam giderdim, ben buralıyım” der. Asker kılıcı kınına sokar, saçlarını bırakır ve elini sırtına vurup “aferin, aferin” anlamına gelen şeyler söyler.

Bu yıllarda Rusya’da ekonomik iflasın yanında 1 milyondan fazla asker kaçağı vardır, kargaşa çoğalmakta ve sokaktaki insana yansımaktadır. Türkiye tarafında da bir alt üst oluş yaşanmış, ülke küçülmüş, parçalanma tehlikesi baş göstermiştir. Birkaç sene öncenin hakim gücü gibi gözüken İttihat ve Terakki kendini feshetmiştir. Tavariş’in merak ettiği memlekette ise eşkıyalık almış yürümüş, eline birer çakaralmaz tüfek geçirip çeteleşenler yoksul halkın ahırdaki hayvanını alıp götürmekte ve çoğu zaman da kolluk kuvvetleriyle bağlantılı çalışmaktadırlar. Köyden üç kişi bu duruma karşı örgütlenip bir Cuma günü kendilerini basmaya gelen askerlerle camide çatışmaya girince bir çavuş ölür (ölen çavuşun kara taştan yapılma mezarı bugün caminin yanındadır ve başındaki mermerde “Meçul Asker” yazmaktadır. Bu da başka bir yazının konusu olsun bari).

Kostinçanın fırın tarafında insanlar ekmek almak için kuyruktadır. Tavariş, öne geçmeye çalışıp habire konuşan bir kadını “tamam yahu sabret biraz!” diye azarlayıp arkasından Türkçe küfür edince, kadın sakinleşir… Fakat sıra kendisine geldiğinde, birkaç gün önceki asker gibi saçlarına yapışıp “Sen az önce kime küfür ediyordun!” diye kükrer, suratına okkalı bir tokat patlatır. Kadın Türkçe de biliyormuş meğer.

Ne kadar karışık olsa da, Ruslar kendi ülkelerindedir. Fakat yabancılar tedirgindir ve bir an önce burayı terk etmek istemektedirler. Önce Sibirya tarafına geçip kalma imkanlarını araştıran Tavariş, kalamayacağını anlayınca Haçapit’e döner, daha önce Arapça öğrendiği Tordavat (Kalecik) köyündeki medreseye bir süre daha devam ettikten sonra askere yazılır ve Artvin’e yollanır. Aynı medresede Haçapitli Rıfat Godri ve Adil Birben de eğitim görmektedir.

Bunlar yaşanırken dört yıl geçmiş, bu arada Karadeniz kıyılarındaki Rus işgali bitmiş, Rusya tarafında ise Bolşevik devrimi yaşanmış ve geçici hükumet kurulmuştur. Moskova’yı Tavariş’ten çok önce terk edip oradaki dükkanını oğluna paslayan yaşlı halaoğlu İsmail ise, Erzurum’da fırın açmış ama işleri diğer çocuklara devretmiştir. Yağcıoğlu ailesi bir yandan Erzurum’da malcılık (koyun, keçi) yaparken İstanbul’da fırın açmıştır.

Askerliğini bitirip eve dönen Tavariş ise evlenmiştir, kafasında tekrar Moskova vardır fakat eşi Çelenger’li Hala buna izin vermemektedir. Zaten ortalık yatışınca tekrar dönmek üzere köye gelmiştir, nasılsa döneceğim diye kazandığı paranın büyük kısmını orada bırakmıştır. Bir an önce, çocukluktan çıkıp gençliğini yaşadığı Moskova’ya gidip kendi dükkanını açma düşüncesindedir ve gider. Bir bölümü fırın diğer bölümü içkili lokanta (gazino) olan bir “kostinça” sahibidir artık. Sene 1918’dir ve dünya savaşı yeni bitmiştir. Rusya başka bir Rusya’dır, araftadır. Çar 2. Nikola, kardeşi lehine tahttan feragat etmiş ama prens kardeş devrimci hareketten korktuğu için tahta oturmamış. Romanof Hanedanlığı tarih sahnesinden inmiş, rejim yıkılmıştır. Bir yanda burjuvalar ve eski rejim kalıntısı güçlerce kurulan geçici fakat resmi bir hükumet, diğer yanda ise gayrıresmi de olsa yoksul kitleleri temsil etme misyonunu yüklenmiş birkaç “Sovyet” vardır. Bu arada kendi dükkanında harıl harıl çalışmaktadır Tavariş. Bir süre sonra ortalık yeniden hareketlenmiş, sokakları “bütün iktidar Sovyetler’e!” sloganı kaplamış, geçici hükümet dönemi kapanmıştır. Rusya’yı (adı Sovyetler Birliği değildir henüz) iç savaş günleri beklemektedir ki, zaten 1922 yılına kadar yaşanan da o olacaktır.

Savaşın etkisiyle bütün yabancılar ülkeyi terk etmeye başlamışlardır. Tavariş de bunu düşünmektedir, üstelik bir daha geri dönmemek üzere düşünmektedir. Çünkü artık evlidir ve köye döndükten sonra tekrar Moskova’ya gelmesi mümkün değildir. Dükkanı satılığa çıkarır, 320 bin Manat’a satar. O tarihteki Türk parasıyla 20 bin liraya denk gelmektedir. (Aslında Rusya para birimi Ruble’dir ama neden Manat denildiğini bilmiyorum). Tıka basa dolu bir çuval parası vardır. Bu kadar parayla açıktan açığa gelemeyeceği için, kaçak yollar araştırır ve bir gece vakti Batum’a geçer, yüklü bir ödeme yapıp kiraladığı Rize’li bir motorcu ile beraber Hopa’ya gelir. Parasının bir kısmını bozdursa da, asıl büyük kısmı torbalarda durmaktadır. Hepsini bozdurmaz, çünkü Rusya’daki iç savaş nedeniyle manatlar biraz düşükten işlem görmektedir.

Bu arada devlet; okuma yazma bilenlerin parmakla gösterildiği bu ortamda, iyi derecede Arapça ve Rusça bilen Tavariş’e kendisinin İzmir Emniyet Müdürlüğüne atandığını bildiren bir mektup yollar. Gurbetten iyice bıkmış olan eşi Çelenger’li Hala (Fattime) gitmesini engeller, bırakmaz. Zaten çoluk çocuğa karışmıştır, kendisi de gitmek istemez ama ticaret işi olmadığı için gitmek istemez. Masa başı işler ona göre değildir. Sonraki yıllarda Trabzon Öğretmen Okulu sınavını dereceye girerek kazanan oğlu Mustafa’yı “ben seni ticaret adamı olarak görmek istiyorum” diyerek okula yollamak istememesinden anlıyoruz bunu. Moskova dönüşünden bir ay kadar sonra Havza’da otel işleten İdris amcasını ziyarete gittiğinde; amcası ona “bak yeğenim, kazanmak için gençliğini verdiğin o paraları çarçur etme, gel sana şu gördüğün araziyi alalım” der. Şimdiki Havza ilçesinin kurulduğu arazinin yarısı, amcasının almayı önerdiği arazidir. Tavariş ise “yahu amca, ben gurbetten yeni döndüm, neden gurbette arazi alayım ki” der ve araziyi almaz. Deredüzü dediğimiz bahçeleri dere almasın diye yaptırılan taş duvarlar, Tavariş’in Moskova gurbetliğinde kazandığı paralarla inşa edilmiştir.

O elindeki manatları daha iyi bir kurdan bozdurmayı bekleyedururken, bu arada Rusya’daki iç savaşın sonuna gelinmiş, Bolşevikler kesin zaferini ilan etmiş, ülkenin adı Sovyetler Birliği olmuş, eski para tedavülden kalkmış ve manatlar Tavariş’in elinde patlamıştır. Çocukluk günlerimizde babaannemin “naliya”dan aşağı bize “uşaklar alun siza bir suri para!” diye bağırıp boşalttığı torbalardaki paralar… Akşamleyin kenarını kara ateşte tutuşturup şişeli gazyağı lambasını yaktığımız geniş kağıtlar yani.

Çocuklar olarak bize bu paralarla oyun oynamak, Tavariş’e ise önce Samsun Havza ve sonra (1954) Zonguldak Çatalağzı’nda bir lokanta açıp bildiği ve yaparken mutlu olduğu işe devam etmek düşmüştü. Eski bekar günlerdeki gibi bağımsız değildir hayat, eşini köyde bıraksa bile yanında okula devam eden çocukları vardır artık.

Havza’da bulunduğu günlerde, soyadı kanununa göre köyde soyadları alınmaktadır. Özel aile adları olsa da, köydeki mahalle “Hubiyaroğlu” olarak bilinir ve eski kayıtlarda herkesin adının başında bu sözcük geçer. Fakat nüfus memuruna ne anlatacaksınız, onu kısaca “Haberal” olarak kayıtlara geçirir. Havza’da bulunan Tavariş ile amcası “köydekiler ne soyadı aldılar acaba” diye meraklanmaktadırlar. Kara İbrahim’den esinle şimdilik (köye gidince onlar gibi değiştirilmek üzere) “Karaca” soyadında karar kılarlar ama bir daha değiştirmek için uğraşamazlar, öylece kalır. Tavariş’in uğraşacak hali ve vakti yoktur zaten, Trabzon’da yatılı öğretmen okulunda okuyan büyük oğlu veremle boğuşmakta, küçük oğlu ise Çatalağzındaki lokantaya göz kulak olmakta, bütün aile ve yeğenler de onun eline bakmaktadır.

Hemşinli için her gidilen gurbetin bir kesin dönüşü vardır. Tavariş kesin dönüş yaptığında, köyün doğal fakat gayrıresmi imamıdır. Kendiliğinden öyledir, çünkü uygun birinin bu işi yapması lazımdır ve yapar. Kadroya geçip resmi imam olmak istediğinde, ilkokul diploması zorunluluğu çıkar karşısına. Bir zamanlar emrivaki olarak İzmir’e tayin edilmek istenen Sofioğlu Recep, şimdi ilkokul diplomasına ihtiyaç duymaktadır. İlkokulu dışarıdan bitirip diplomasını alır. Köyün kadrolu imamıdır, anadili gibi okuyup yazdığı Arapçayı camide, Rusçayı ise kızgınlık anlarında ve özellikle de küfür ederken kullanmaktadır artık. Hafta günleri (Pazartesi ve Perşembe) çarşıya indiğinde, karnını doyurmak için başkaları gibi yarım ekmeğe helva koyup yemez, ilk işi bir lokantaya girip karnını doyurmaktır… Hem Moskova günlerine bir el sallama, hem de bir meslektaş dayanışması belki de.

Tavariş gibi bir dede sahibi olur da anıları olmaz mı insanın? Sene 73, ortaokul çağlarım benim. Tavariş’in hocalığındaki teravihler en büyük eğlencemiz o yıllarda. Pompalı lüks lambasının altında büyükler namaz kılarken biz de koşturuyoruz caminin içinde. Şamatayı çocuklar yapmıyor, büyükler de aynı hallerdedir. Namazın bir yerinde herkes “allahuekber” dedikten sonra ellerini dizlerine koyup öne eğildikleri bir anda; Tavariş’in iki arkasındaki kişi önündekinin apış arasına vurunca, dengesini kaybedip kafasıyla Tavariş’e çarpıp öne yıkılmasına neden oldu, sarık bir yana hoca bir yana… Neye uğradığını şaşıran Tavariş yerden doğrulup geriye dönerken ana avrat dümdüz gitti tabii ki… “Sen bir daha bu camiye gelirsen…” diye ana avrattan girip yedi sülaleden çıkan öfkeli küfürler. Kaçıp gidenler, kovalayanlar, kahkahayla yere yatanlar ve bir an önce teravih namazını eda edip evine gitmek isteyenler birbirine karıştı bir anda. Herkes saflara dizilip tekrar namaza başladı mecburen az sonra… “Allahuekber” ve eller kulak hizasında havada… Fakat az önce yaşadıkları bir türlü rahat bırakmıyor Tavariş’in aklını… Birden geri dönüp “Do, habu kodutmişun veledine bak yahu…” deyince yeniden şamataya boğuldu ortalık.

Herkese “Tavariş” diye seslenmesi nedeniyle adı öyle kalan eski günlerin hafızı, şimdinin “Tavariş Hoca”sıdır. Köydeki tahta evin uzağında misafirler için yapılan iki katlı “oda”, onun Alzheimer adlı hastalıktan ölene kadar yaşadığı mekanıdır. Ömrünün bir kısmı cami ile oda arasında geçse de, bildik hocalar gibi olmamıştır hiç. Anlattığı şeyi dayatmaz, kimseyi mecbur tutmaz, “benim işim ve haddim buraya kadar” der hep.
Alzheimerli günlerinde de köyün sevgilisidir. Hastalıktan çok önce hocalığı bırakıp emekli olmuştur zaten. Eskiler hep aklında olsa da beş dakika öncesini unutmaktadır. Sofradan kalktıktan on dakika sonra “yemek yedun mi Tavariş, karnun aç mi?” diye sorduğunuzda, “taa üç ay önce bir kap yemek yemiştum” diye bir cevap alırsınız ondan.
Yerden bir cisim alır gibi yapıp ona atacakmış gibi elinizi kaldırdığınızda, “olo atma, gözuma gelur, atma olo” diye engellemeye çalışır… Ama siz boş elinizi atmış gibi salladığınızda, o da gözünü tutup “ooyy gözüm, gözüm, gözüm” diye ağlamaklı bir sesle rol yapar büyük ihtimalle. Savunma mekanizması işte.
Büyük kızı Nahiye, Şişmanoğullarına evlidir. Tahta evde kara ateş başında otururken “Şişmanoğli vurdiler/ Kayalara serdiler” türküsünü mü mırıldanmaya başladınız? Kulak kabartır ve endişeyle sorar size, “Olo hangisini vurdiler?”
Maksat muhabbet olsun diye “Beyuğini vurdiler Tavariş, beyuğini” dersiniz siz de… “Olo, Durali’yi mi vurdiler?” tepkisini alırsınız… Ve ayağa kalkar, “Durali benum adamumdur, şimdi gidup vuranlari tek tek vurmam lazim” der ve yüzünüze bakar, sizden de bir akıl yürütmenizi bekler.

Tavariş Hoca denildiğinde, genellikle kendi mekanında okuduğu mevlitler gelir aklımda. Şiir gibi okur, hiç anlamasanız da içinize işler. Büyük torunu olan ben eğer şimdi şiir yazıyorsam bu nedenledir belki de. Onu hep özlüyorum ve duvarları dumanla kararmış bizim eski tahta evin içinde, üstüne kara bir zincir (gelamur) uzanan kara ateşin başında düşünüyorum. Gelamura asılan kara “getoğ”un içinde karalahana kaynıyordur kesin. Elindeki topuz ile ise kara ateşte yanan komar eksilerini sıraya koyuyor, dökülen közlere bakıp bir Yunus Emre şiiri mırıldanıyor kendi kendine… Ve bitirirken Maksut amcası için bir dörtlük söylüyor.

Melodisiyle birlikte hem de:

 

Ya ben ne yapayim oğul Meksut’um

Hevalig’a hasir urba kesturdum

Senunkini desteletup asturdum

Aldanma dünyaya soni elum var

Reklamlar




Feysbuk Giydirmeleri

5 04 2017

http://www.insanhaber.com/feysbuk-giydirmeleri-makale,80048.html





Aziz Nesin’lik Manzaralar

5 04 2017

http://www.insanhaber.com/memleketimden-aziz-nesin-lik-manzaralar-makale,80038.html





Fonlayalım mı Abi

5 04 2017

http://www.insanhaber.com/fonlayalim-mi-abi-makale,80016.html





Telif Mirasyedileri

5 04 2017

http://www.insanhaber.com/telif-mirasyedileri-makale,80006.html





Bu Cehennem Sizin Eseriniz

5 04 2017

http://www.insanhaber.com/bu-cehennem-sizin-eseriniz-mutlu-musunuz-makale,80004.html