Sağ ve Sığ Kültüre Göre Kemal Sunal

30 09 2016

 

Türkiye sağının mayasında büyük oranda küstahlık, haddini bilmezlik ve cehalet vardır. Avucunda tuttuğu tuzun peşine takılmayan, sürüye dahil olmayan herkese yerine göre muhtelif sıfatlar yapıştırır. Toplumsal düzenin siyasal, dinsel veya kültürel birikimine karşı muhalif duygular içindeyseniz, el etek öpmüyorsanız, onaylayıp yeniden üretmiyorsanız; mutlaka iflah olmaz bir solcu, laikçi, kemalist, komünist, bölücü, ermeni artığı, rum tohumu, din düşmanı, kafir, vatan haini veya darbecisinizdir. Türkiye’de sağcılığın mayasında, fikir değil saldırganlık vardır. Fikir olsaydı, kimi kavramların içi kendine ait olmayan anlamlarla doldurulup küfür gibi kullanılmazdı.

Türkiye’nin dinci ve milliyetçi sağı iktidardan hiç inmemiştir, hep ezmiştir ama eziktir. Vatan millet deyip ezerken vatanı pazarlamış, din iman deyip ezerken dini pazarlamış ama hep mazlum rolü oynamıştır. Bir fikir hareketi yaratamadığı için, kendini yaratılan kutsallar üzerinden dayatıp zorla var edebilmiştir. Bütün sermayesi budur. Çünkü sırtını dayayacak bir devlet gücü yoksa yaşayamaz. Bu yüzden devlet vakıflarında, devlet himayeli cemaatlerde ve irili ufaklı arpalıklarda yemlenir. Devlete sahip olan efendilerin vazgeçilmezi olmak için kendi aralarında kıyasıya kapışırlar ama içlerindeki en fukara kesim bu kapışmayı  “Allah yolunda” bir kapışma zanneder.
Din iman ve bir iki milliyetçi lafa endeksli sağ (sığ) kültür, toplum hayatında siyasal bir yeri olmayan sanatçıları da kodlamayı pek sever. Bunu hak etmişlerdir, çünkü onlar sosyal yaşamda politik tek laf etmeseler bile ortaya koydukları sanata toplumsal bir yergi nakşetmişlerdir. Mesela ne yapılmıştır; kasabada ikinci bir cami yapılmasına sağlık ocağı veya okul lehine karşı çıkılmıştır bir rolde. Karşı çıkarken de halk arasında yaşayan folklorik küfürler kullanılmıştır ara sıra ve anında ahlakı bozulmuştur o tertemiz, karınca incitmez, haram yemez, gülden ağır demez, kursağı pir-u pak muhterem milliyetçi müslim sağcımızın! Çünkü o film adeta gasp ettiği bu vasıfların hepsini almıştır elinden, perde kalkmış,  mal görünmüştür. Bunun için sallayıp durmaktadır Kemal Sunal’a. Oysa O, sosyal yaşamında politik veya dine ilişkin hiçbir tavır sergilememiş, söyleşi bile vermemiştir. Yani sadece işini yapmış, senaryoyu oynamıştır.

Şu laflara bakın hele bir:

“Laikçi kemalist solcuların özendiği Kemal Sunal’ın bugüne kadar saklanan bir gerçeği ortaya çıktı”

Solcuların özendiği Kemal Sunal liseyi 11 yılda bitirmişmiş, Hababam Sınıfında adeta kendini oynadığı ortaya çıkmışmış… Yahu bu solcular da ne cahilmiş, liseyi bile zor bela bitiren bu adama hayran olmuş hepsi. Mesele bu mu? Değilmiş, karın ağrıları çok derinmiş meğer bu muhteremlerin.k-sunal

“Kültürümüzü yozlaştırmayı ve Müslüman milleti İslam’dan uzaklaştırmayı hedefleyen Yeşilçam filmlerinin gerçek yüzü bir bir gün yüzüne çıkıyor” demiş başka biri… Mizah adı altında İslam, Peygamber ve Allah’a hakaret yağdırılıp Müslümanlar ‘öcü’ gibi gösteriliyormuş!

Bir kere, Kemal Sunal niye hep o rollerde oynamış? Sıradan, kente göçmüş ezilen sınıfın bir ferdi, köydeyken ağaya (feodalizme) problem çıkaran çulsuz bir maraba, şehirde sırtını dayayacak kimsesi olmamasına rağmen patrona (kapitalizme) posta koyan işçi, başlık parası denkleştirmeye çalışan temiz aşık veya uyanık kapıcı… Ezilmiş ve gururu ile oynanmış… Ama kıvrak zekası ve tesadüfler yardımıyla, kendini aşağılayan güçlüden intikam almayı becermiş, yıkılamayacak olanı yıkamasa bile sarsıp madara etmiş, “bakın ben şu saf, aptal ve sıradan halimle bile yapabiliyorum, aynısını siz de yapabilirsiniz” mesajını vermiş! (Bu tespit bana ait değil, Kemal Sunal’ı batırayım derken yücelten sağcı bir kardeşten aldıklarımı biraz düzenleyip özetledim).

Kemal Sunal bu mesajı verebilmiş mi? Verebilmişse kötü mü etmiş? Zaten sanat “kızım sana söylüyorum”  derken geline mesaj yollamak değil mi? Fakat sağcı kardeşin derdi bu değil ki… Bu soygun ve sömürü düzenini oymak için edilen her söz, düzenin sahipleri kadar durumdan vazife çıkaran kapı kullarını da harekete geçirir. “Atıl kurt!” komutuna gerek duyulan dönemler geride kalmış, komut içselleşmiştir artık. İhtiyaç anında düzenin sahipleri tarafından sevk ve idare edilmeyi beklemek yerine düzenin sahibiymiş gibi davranmak daha tehlikesiz, daha kullanışlı ve getirisi yüksektir. Aklını efendi için kullanıp beynini onun düzeni için yormak Allahın emridir ama doğrudan eyleme geçersen kendini efendi gibi hissedersin. Kapı kulu olmak böyle bir şeydir. Efendi için rahasızlanacaksın, onun huzuru kaçmasın diye haddini aşıp huzur kaçıracaksın, kuru gürültü yapıp kendini hissedilir kılacaksın. Oysa efendi takmaz çoğu zaman seni, bakmaz ve dinlemez dediklerini. Bu yüzden kapı önünde olur olmaz zart zurt edip kafa şişirmeyeceksin. Efendi de insandır sonuçta, başka birini bulur, işsiz kalırsın!

“Yahu bu kanallar da niye sabah akşam Kemal Sunal filmleri gösteriyor” demeyeceksin mesela. Halk tarafından sevilmesi rahatsız etmeyecek seni. Televizyonların “Rating” açığını Kemal Sunal filmleriyle kapatmasına takılmayacaksın fazla. Kapitalizmin; eğer para kazandıracaksa, günün birinde kendi kuyusunu kazacak kazmayı üretmekten çekinmeyeceğini bileceksin… O zamana kadar cebi dolacaksa, günün birinde kendisini asacak ipi büktürmesine de şaşırmayacaksın… Bu yüzden “yahu şu bizim ‘Tedbirsiz Müslüman kanallar’ niye Şaban filmleri yayınlıyor” demeyeceksin. O muhafazakarlar parayı buldular ayrıca çoktan, sisteme entegre oldular…  Sermaye tanrısına tapıyorlar artık ve milletin imanını gevretiyorlar! Sen hiç Kemal Sunal’ın varislerine “yahu her kanal günde beş vakit Kemal Sunal filmi yayınlıyor, bunun size bir faydası oluyor mu, telif melif geliyor mu?” diye sordun mu? Merak ettin mi? Reyting canavarı kimin için canavar, kimin için kuzudur düşündün mü?

Kemal Sunal filmlerinde “yeni ve orijinal” bir şey yoktur, çok haklısınız… Zaten hayatta da yeni ve orijinal bir şey yoktur. Sömürü aynı, çalınan emek aynı, soyan aynı, soyulan aynı ve ekmek dün de bugün de aslanın ağzındadır! Nasıl bir orijinallik bekliyorsunuz? Bu tür filmlerin izleyeni yormadığı da doğrudur… Yalın ve sıradandır, sıradan insanın anlayacağı kıvamdadır… Çünkü hayatımız da yalındır… Biz de yalınız… Belki Kemal Sunal filmleri değil ama dünyayı yalınlar ve yalınayaklar değiştirecek!
Madem sazı elime aldım, biraz daha tıngırdatayım:

Memlekette iki tane İslam vardır. Biri halkın inandığı İslam, diğeri şeriatçının Siyasal İslam’ı. Halkımızın akıl ve mantığına uyan, iyi, güzel ve insancıl bulduğu ne varsa içine koyup kendi hayatı için daha kullanışlı hale getirdiği İslam folkloriktir ve içinde ileri ve geri yönleriyle bir yerel halk kültürü barındırır. Yan yana duran iki dükkanın tabelasına baktığımızda, ikisinde de “İslam” sözcüğünü okuruz belki ama kapıyı açıp içeri girdiğimizde, raflarda dizili ürünlerin çok farklı şeyler olduğunu görürüz. Halkın İslam diye inandığı din ile şeriatçının dayattığı Siyasal İslam aynı İslam değildir. Aynı olsaydı, bu telaş ve kargaşa yaşanmazdı. İslamcı elitler bu kadar büyük çaplı bir sosyal inşaata kalkışmazdı, İslam adına bu kadar madrabazlık yapılmazdı. Bu telaş ve kargaşanın bir tarafında, halkın İslamı ile şeriatçının siyasal İslamı arasındaki kapışma vardır. Siyasal İslam, halkın İslamını devlet imkanlarını kullanarak kendine benzetmeye çalışmaktadır. Kemal Sunal filmlerinden duyulan rahatsızlık, Siyasal İslamın duyduğu bir rahatsızlıktır. Türkiye sağı için, “dindar olsun da çamurdan olsun” kuralı geçerlidir.

Kemal Sunal’ı üçkağıtçı imam gibi tiplemeleri olmasa yere göğe sığdıramayacak olan muhafazakar Müslim sağ, “Türkiye’nin küfür hafızası” olarak kodluyor şimdi onu! Filmlerinde kullandığı Apti, Ramazan, Rıfkı, Kamil ve en çok da Şaban ismine takıyor. Yaratılanı yaratandan ötürü seviyor ama Kemal Sunal gibileri dışarıda bırakıyor. Niye? Gerçek hayatta da bol miktarda gördüğümüz tipleri gözümüze soktu diye!
Toplumun, sırf Kemal Sunal kullandı diye bu isimleri almaktan vazgeçtiği sanılıyor sanırım. Mesela internette piyade kayık gibi gezinirken tesadüfen gördüğüm Sanem (Put), Aleyna (üstümüze bela ve sıkıntı aksın), Kezban (yalancı), Bekir (deve yavrusu), Rümeysa (gözü çapaklı kadın), İrem (Allahın gazabına uğrayan sahte cennet) ve aklıma gelmeyen birçok şeyi çocuğuna isim diye veren Müslüman halkımız, hep Kemal Sunal yüzünden mi bunu yapmış? İsim mi bulamamış? Türkçe anlamını bilse yine verir miydi? Türkçe anlamını bilse, sırf Kemal Sunal beş altı “şapşik” tiplemede kullandı diye o isimlerden vazgeçer miydi?

Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sezen’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün değil:

“Halk hayatında önemli ölçüde yer alan umut-umutsuzluk, züğürtlük-zenginlik, korkaklık-cesaret, saflık-uyanıklık, güzellik-çirkinlik, doğru-yanlış gibi tezatlarla, cehaletten kaynaklanan kan davaları, törelerin baskısı, Kemal Sunal acı mizahının ana konularını teşkil etmektedir. Kemal Sunal mizahını, ‘hayatı hafife almak’ olarak düşünmemeliyiz. ‘Kemal Sunal mizahı’ demek, ‘güler yüzle ciddi olmak, tebessümü ciddiliğe engel olarak görmemek’ demektir. Kemal Sunal mizahı demek, ‘kötülerin saklı tuttukları gerçek yüzlerini su yüzüne çıkarmak ve acı gerçeği gülerek karşılamaktır.’ Kısacası, Kemal Sunal mizahı, bizi çevreleyen ahmaklıklara ve çıkarcılığa karşı başkaldırmadır. Onun filmlerinin halkımız arasında sevilmesinin, usanılmadan seyredilmesinin özündeki espriyi göremeyenler, halkı ve halkın sanatkârını yeterince tanımayanlardır.”

Münir Özkul, Adile Naşit, Zeki Alasya, Halit Akçatepe, Hulusi Kentmen, Kadir Savun, Selim Naşit,  Ayşen Gruda, İlyas Salman kişilerini ve içki şişelerini nasıl da büyük bir ustalıkla ailemizden biri gibi göstermeye çalışmışlar ama bunlar bir filmde niye namaz kılarken görülmemiş veya baştan savma görülmüş! Bunu diyen, yüz binden fazla cami, kuran kursu, imam hatip okulu, ilahiyat fakültesinin olduğu bir ülkede yaşamıyor sanki… Vah ki ne vah!

Reklamlar