Nokta Ana ve Bir Yürek Yolculuğu

30 04 2016

Nokta Hala (Nokta Ana) hakkında çeşitli yerlerde çeşitli bilgiler var fakat bunların yarısı gerçeği yansıtmaz. Özellikle “Ahmedum” adlı destan (Aslında bu bir ağıttır ama Karadeniz  “ağıt” sözcüğünü bilmez ve “destan” der ona), 15 yıl kadar önce müzisyen arkadaşımız Birol Topaloğlu tarafından bir albümde okunduktan sonra insanlar bunun hikayesini merak etmişler,  bildiklerine bulup uydurduklarını da katıp aktarmışlar.

Bir hikaye; Çolvaroş Köyünden Haşiloğlu Cevher’in kızı ve Hacı Numanoğlu İsmail’in karısı bir Hemşin kızı olduğu yönündedir. Üç kızı ve bir oğlu vardır, genç yaşta kocasını savaşta kaybetmiştir ve oğlu Ahmet de Osmanlı saflarında Rusya’ya karşı savaşırken ölmüştür.

Varoş diye geçen yer köy değil yayladır, Nokta Ana ise Çamlıhemşin’le İspir arasındaki Tatos dağı eteğinde bulunan ve halk arasındaki yaygın kullanımıyla Kale olarak bilinen Kale-i Bala veya yeni adıyla Hisarcık köyündendir. Nokta, onun gerçek adıdır… Ve ailenin soyadı olarak aldığı “Kaçmaz”dır. Oğul Ahmet ise, savaşta ölmemiştir.
Destanda adı geçen Heva (Havva), onun kızlarından biridir. Heva, Haçapit köyüne gelin gelen Saadet Haberal’ın babaannesidir aynı zamanda. Köye her gittiğimde Saadet Hala ile konuştuklarımdan aklımda kalanlar bu yöndedir (Saadet Hala; polisin biber gazıyla öldürdüğü Çayan Birben’in ve Karmate müzik grubu kurucusu Oktay Üst’ün anneannesidir).

Çalışmak için Kırım’a giden, verem olan ve orada ölen oğlunun kara haberini alan Nokta Ana, Pazar ilçesine bağlı bir kıyı köyü olan Bulep’e iner, oradaki kayıkçılardan bir kayık kiralar ve karşıya geçer. Önce Kiev’e gider ve Ahmet’in Kırım’da gömüldüğünü öğrenir, Kırım’a gelir… Oğlunun mezarını bulduktan sonra çıkarır, Pazar kıyılarına getirir ve Bulep’te gömer… Kendisi de orada yatmaktadır.
P1200333Çikamadum Çolvaroş’un duzina
Düğün olur gelinina kizina
Gelin edup bakamadum yuzina
Senden sonra gelin gormem Ahmedum

Bulbul oter ilga eder dalini
Ördek yuzer dalga eder gölini
Dört sene dolandun Kirum elini
Bundan sonra daha koymam Ahmedum

Yaz gelende yaylalarun yeşili
Kış gelende misirlerun hişili
Bizum köyun kız gelini puşili
Bundan sonra puşi takmam Ahmedum

Nokta Ana etsun bi tava helva
Toplanup yesunler Emine, Heva
Ağlama validem yureğun sava
Bir tukenmez derde duştum Ahmedum

Hemşin halkı gurbetçidir. Osmanlı zamanlarında da gurbetçidir, Cumhuriyet yıllarında da. Nokta Hala’nın oğlu Ahmet de Hemşinlilere adeta bir gen gibi yapışan bu gurbetçilik nedeniyle Kırım’a gider… Bazı tanıdıkları oradadır zaten. Gurbetçiliğin kökünde, karnını doyurma derdi vardır. Kırım’a gelir, bir iş bulur ve Kirova bölgesinde çalışmaya başlar. Memleket ve ana hasretiyle yanar tutuşur, dengesi bozulur. Ahmet için buradaki çalışma düzeni de pek iç açıcı değildir…  Patronu ile geçinemez, kavga eder, çok kısa süreli de olsa hapis yatar, verem olur. Arkadaşları onun üzüntüden dolayı verem olduğunu söyler, anası da böyle düşünür. Hikayenin bu kısmı doğru olsa da, memlekete hasta dönüp Hemşin’de öldüğü yanlıştır. Ahmet, veremden ölmüştür ama Kırım’da ölmüştür.
Nazım Hikmet Hopa Hapishanesine konulduğunda, Nokta Ana adını duyar ve mahkümların ezberinden dökülen dörtlükleri dinler. Rize hapishanesine getirildiğinde de duyar bu dörtlüklerden bazılarını… Ve şöyle der orada tanıdığı kader mahkümlarına: “Yüreğimi Nokta Ana gibi dökebilmeyi ne çok isterdim.”

Oğlunu yitirdikten sonra başka bir hayat yaşamaya başlayan Nokta Hala, hasret ve acısını dörtlüklere aktarmaya başlar. Oğlu bıyıklı olduğu için, onu hatırlatmasın diye bıyıklı delikanlılardan kaçırır gözlerini hep. Ahmet’in sevdiği meyvelerden yemez, soğuk yayla sularından bile içmez bir daha.

Biriken dörtlükler dört yüz civarında olsa da, yazısız olarak dilden dile aktarıldığı için çok azı ulaşabilmiştir günümüze.

 

Tam yirmi yaşinde aldi eşumi
Deryalara katti bu göz yaşumi
Kim kabire indurecek leşumi
Kuran okuyanum yoktur Ahmedum

Ben seni beyuttum kıymetli, nazli
Mektubun içumden okudum gizli
Ananun haberi çok aci sözli
Belki ondan verem oldun Ahmedum

Bizum çorap ipti, baştan söküldi
Geldi vereseler, sınır dikildi
Anan dört kat oldi beli bukuldi
Taş dikene ahum olsun Ahmedum

Gülüm soldi, doli vurdi bostana
Benum dertlerumi yazun destana
Haber etsam Hala’daki ustana
Acap meraktan mi eldun Ahmedum

Ben dertliyim, öz canumdan bezerum
Dağlara, taşlara destan yazarum
Derviş oldum, her kapiyi gezerum
Eller güler, ben ağlarum Ahmedum

.
Kirova deduğun adinli sehir
Kara bıyıklarun dünyayi değer
Ağaç meyve verur dalini eğer
Senden sonra daha yemem Ahmedum

 

Yaz gelende karlar erir sulanur
Eridukçe derelerde bulanur
Ellerun evinde gelin dolanur
Bizum evler veran kaldi Ahmedum

 

Kirova deduğun Kirum’un uci
Kahpe felek seçmez yaşliyi genci
Kavga ettun, seni kaldurdi kolci
Hapislerde verem oldun Ahmedum

 

Kirova’dan hasta bindun vagona
Çiçekli Yayla da gitsun yanguna
Düşmemiştun akranuna denguna
Merak ile toprak oldun Ahmedum

 

Dedum ölüm olmaz, hastaluk şaka
Meğer Azrail’e vermiştun yaka
Yetim kızlaruma kim olsun arka
Senden sonra arkam yoktur Ahmedum

 

Düşsem deryalara deryalar boğar
Evladi olana bir gün gün doğar
Bizum dağa yağmur ile kar yağar
Senden sonra hiç kalkmasın Ahmedum

 

Kirova şehrine makina işler
Batum limanina gemiler kişlar
Yaram derindedur,ciğere işler
Senden sonra yara almam Ahmedum

 

Koydun gittun yavrum dünya malini
Kim omuzlar cenazenun salini
Bir de sevsem buyuğunun telini
Artuk senden sonra sevmem Ahmedum

 

Kirova şehrine ettim intizar
Kara buyuklarun aldı mi nazar
Ahmet anasina bir mektup yazar
Bundan sonra daha yazma Ahmedum

 

Kirova’ya uğramasun maşina (makina)
Felek ağu katti tatli aşina
Çok oturdum mezarunun taşina
Senden sonra daha gelmem Ahmedum

 

Fidan diktum, bizum bağa bitmedi
Kız istedum sana, elçi gitmedi
Yenge gelin cilvesini etmedi
Bu dünyada üryan kaldun Ahmedum

 

Gemi yolci ister, borisi sesler
Kuşlar yavrisini yuvada besler
Başuna koydilar kirmizi fesler
Senden sonra fesli görmem Ahmedum

 

Evvel bahar gelur merakli aydur
Mezarun yüksekte, etrafi çaydur
Kirpiklerun uzun, kaşlarun yaydur
Senden sonra daha görmem Ahmedum

Güz gelince bizum dereler buzlar
Evladun acisi yureğe sizlar
Toplanun yanuma sahipsuz kizlar
Bundan sonra baci demez Ahmedum

 

Çiçekli yaylalar toprakli taşli
Eyvah ben gezerum gözleri yaşli
Eller gelin eder kutni kumaşli
Senden sonra gelin görmem Ahmedum

 

Deli gönül daim gitme havadan
Yavri kuşi uçurmişim yuvadan
Geçemedum kaldum bir düz ovadan
Senden sonra kayiboldum Ahmedum

 

Deli gönül, ne durursun firkatli
Geçurdun dünyayı gam ile dertli
Ben seni beyuttum nazli kiymetli
Ölüm seni nasıl aldi Ahmedum

 

Deli gönül, niye çekersun firak
Benum içun dünya dert ile merak
Kahpe felek etti ellere çırak
Bize hayat kara oldi Ahmedum

 

Gene dumanlidur bizum dağumuz
Bülbül ötmez, viran kaldi bağumuz
Cefa ile geldi geçti çağumuz
Dünya bize haram oldi Ahmedum

 

Duman oldi gemilerun borisi
Alma Azrail, o evun birisi
Benum gurbetçimun geldi gerisi
Senden sonra gurbetçim yok Ahmedum

 

Çok ahdum var idi, çıkmaduk yaza
Ezrail da bakmaz bir ile yuza
Kahpe felek verdi bana bir ceza
Bundan sonra verduremez AhmedumYbkZ6Dgv

 


Hopa, Rize ve Nazım Hikmet

 

Takrir-i Sükun Kanunu 4 Mart 1925 günü Meclis’ten geçmiş, İstiklal Mahkemeleri devri başlamaktadır. Dergiler ve gazeteler kapatılmış, başındakiler tutuklanmış, 1 Mayıs bildirisi dağıtan TKP üyeleri bile yargılanmaktadır. Böyle bir atmosferde, 1925 yılı haziran ayı sonunda Moskova’ya kaçar Nazım. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği ceza af kapsamına girince, Türkiye’ye dönmek için Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliğine başvurur fakat cevap alamaz. Bir buçuk yıl kadar TC Elçiliği’nin eşiğini aşındırdıktan sonra, olumlu bir yanıt alamayacağını kesinlikle anlayınca, arkadaşı İsmail Bilen (Laz İsmail) ile birlikte Batum üzerinden denizden Türkiye’ye geçer, ancak Hopa’ya çıkar çıkmaz yakalanırlar. 1928 yılının Temmuz ayıdır ve ilk hapisliğidir Nazım’ın. Sınırı izinsiz ve sahte pasaportla geçmiştir. Hopa cezaevinde 3 ay kaldıktan sonra, Rize’ye nakledilir. 1 Ağustos tarihli ‘’Vakit’’ gazetesi haberi şöyle verir: Komünist teşkilatına dahil olmak cürmü ile Ankara istiklal mahkemesince gıyaben 15 sene kürek cezasına mahkum edildikten sonra Rusya’ya firar etmiş olan şair Nazım Hikmet Bey ahiren hududumuza gelmiş ve Hopa’ya geçerek memleketimize dahil olmuştur”.

İzinsiz girişine başka eylemler eklenmek istenir. Bulunan bir delil ilginçtir. “Moskova’da Heraklit’i Düşünüş” adlı şiiri çıkar üzerinden. Savcı, eski yazının azizliğine uğrayıp “Heraklit”i “Her Ekalit” diye okur, sorguyu Kürt ayaklanmasına kadar götürür. Heraklit’in Yunanlı eski bir filozof olduğunu öğrenince, Nazım’a “Demek Yunanlılarla bile ilişkin var senin” demeyi de ihmal etmez. 7 ay sonra, Ankara’ya götürülür ve delil yetersizliğinden serbest bırakılır Nazım. Rize’nin Askoroz Deresi de nasiplenmiştir onun dizelerinden… Orada yazdığı “Sükut” adlı şiiri şöyledir:

 

Dışarda

Kara zıpkasında kızıl sırmalar yanan bir eşkıya hali var

Başabaş çakmak çalan havalarda

Dışarda

 

Karakulak bıçaklarla horon oynuyor

Askoroz Deresinden yirmi hovarda

Dışarda

 

Biz içerde susuyoruz

Sükutumuzun boynuna saplı değil

Kara bir kartalın kanadından kopan bir ok

Dışarda

 

Biz içerde susuyoruz

Sükutumuzun sırtında düğmeleri ilikli

Eski bir redingot yok

Dışarda

 

Yüzüyor ateş gemiler gibi rüzgarda

Sarı safranların kokuları

Dışarda

 

Biz içerde susuyoruz

Bir fişek yatağında kurşun nasıl susarsa

Haykırsın sıkıysa sükutumuzdan hızlı

Gök kubbenin altında öyle bir sada varsa

Dışarda

 

Karanlıklarda çatırdıyor deniz

Böğründen vurulmuş bir orman gibi

Biz içerde susuyoruz

Susuyor zindan

Kanı içine akan

Yaralı bir hayvan gibi

 

(Nazım Hikmet, 1928)

 

Nazım’ın Hopa Hapishanesine konulacağını duyan birkaç mahküm; kendilerine daha önce “komünist, vatan haini ve dinsiz” olarak belletilen şairi gördükleri anda öldürmeyi konuşmuşlar… Çünkü kendileri de dinsiz, komünist, vatan haini olurlarmış. Nazım koğuşa girerken durur ve kapı ağzından “Selamünaleyküm Efendiler!” diye seslenir, gülümser. Mahkümlar kısa bir şaşkınlıktan sonra cevap verirler: “Aleykümselâm!”… Ve sonra, İsmail’in birkaç cümle Lazca konuşabilecek kadar Karadenizli olduğunu görünce, her şeyi unuturlar. Yoksul Anadolu halkını ilk kez böylesine yakından tanıdı Nazım ve şiirine konu etmesi kısa sürmedi. 1928 yılı; Salkım Söğüt, Hazar Denizi ve Kızkapanoğlu şiirlerinin de yazıldığı yıldır. “Kızkapanoğlu Vehbi ve Çocuk Muhittin’e Dair” adlı şiir Hopa Hapishanesinde yazılmıştır:

 

Bir gaz lambası

Çivilenmiş duvara

Çivi, kuyruğunu kıvıra kıvıra

bir defter kağıdının kalbini delip geçmiştir

Kağıt bembeyaz, kağıt sapsarı

Çivi kağıdın kanını içmiştir

Lamba yağmurlu bir sabah güneşi gibi yanıyor

Ve defter kağıdı sallanıyor asılmış

bir adamın beyaz gömleği gibi

Beyaz gömleğin göğsünde yazılar var:

“Dar yalakta aptes alan ihtiyar Kızkapanoğlu Vehpi’dir”

Hindistan cevizinden yüzü ve uzun kollarıyla o

Okaliptüs dalından yeni inmiş kıllı bir maymun gibidir

Kızkapan su vuruyor ensesıne

Omuzundan mendili düştü sidik tenekesine

Vehpi şaşırdı, arıyor sağını solunu

Uzattı kolunu

Kalın bir yılan gibi tenekeye girdi kol

Çıkardı mendili

Açıldı Kızkapanın dili:

“Mendil bir karış bezdir amma beş karışı bir arşın olur

Arşın arşını doğurur ”

Kesildi Kızkapan’ın sesi

Anlaşıldı Vehpi’nin kerrakesi

Muhittin 13 yaşındadır

Zorla çıkarılmazsa

Çıkmaz bir fare gibi girdiği köşesinden

Saklar kendini pençesinden, yılan gözlü bir kedinin

Cinayetle Rize’ye sevkedecekler

Cürmü büyüktür Muhittin’in

Nasıl sevk etmesinler ki

Bir gece bir kanca alıp yanına

Damından inmiş dedesinin dükkanına

Çok sürecek çok Muhittin’in acısı

Kurtuluş yok, dedesi davacısı

 

(Nazım Hikmet, 1928)





Özgür ama Yalnız

30 04 2016

Böyle bir konuda yazıyorsanız, gerekçelerini sıralamadan son lafı başta söylemezsiniz genellikle ama söylemek zorundayım: Kültür ve sanat hayatımız toplumsal ölçekte bir çölleşme tehditi altındadır.

Bunu yeni mi öğrendik? Hayır.

Ben şimdi söyledim diye mi öyle? Hayır.

Hayata güzel bir dünya özlemiyle açılan her göz bunu görür, yürek titrer, dil söyler, bilinç yoğurur. Bilicin yoğurduğu hamur, insan hamurudur. Havanda su döver gibi yoğrulan hamur işe yaramaz. “Biz” olma bilinciyle girişilen yoğurma eylemi, yerinden doğrulmayı hedef alır kendine. İnsanın yerinden doğrulması, iri ve diri olmanın güzelliğiyle yol alır, kendini bulur. İri ve diri olmak; ur gibi büyümek değil, bir olmaktır. Birbirinden ayrı yapayalnız çok sayıda “bir” değil, “biz” yani omuzdaş olmaktır… Yani toplumsal hayata karışıp ona müdahil olmak.
Hayatımız “baba” devletin elinde merkezileşen bir şiddet aracılığıyla hizaya sokulmak istenir hep. Baba korku salar, kural öğretir, boyun eğmeyi dayatır. Çünkü başka bir şey bilmez. Hayırlı evlat yalnızca babayı dinleyen evlattır. Baba karşısında bacak bacak üstüne atılmaz, sigara kahve içilmez. Sınırları baba devlet tarafından belirlenen alanlarda yapılan külhanbeylikler tehlikesizdir. Size çizilen sınırları, çizen gücün yasak saydığı yüksek bir ses tonuyla da savunabilirsiniz. Bunu yaparsanız azar işitmek yerine alkış bile alırsınız. Kafes hakkında özgürce fikir üretebilir, iki karış daha genişini talep edebilirsiniz ama fazlası babaya sökmez. Kafesi yok ve gereksiz sayamazsınız mesela… Çizmeyi aşmış olursunuz. Böyle bir özgürlük yok. Siz bir sanatçısınız ve üstelik “bağımsız” bir sanatçısınız. Leblebi demeniz için kimseden leb diye bir şey duymanıza gerek yok. Babanın gözünde bu yüzden değerlisiniz zaten. Size tanımlanan özgürlük, kafes kadardır. Fazlasını istemeyeceğinizi baba bilir. Fazlasını istemek, tehlikesiz alanı terk edip hayata karışmayı, ona dik dik bakmayı gerektirir. O zaman sahip olduğunuz her şey alınır elinizden, tehlikesiz sığınaklar yalan olur. Dımdızlak kalırsınız.

Topluma yalnızca meta olarak satılan sanat, toplumsal aydınlanma yerine toplumsal yozlaşma veya elitizme hizmet eder. Kültür ve sanat ihtiyacı toplum hayatından çıkartılmaya çalışılıyor. Ya sadece bir eğlence aracına indirgeniyor veya devletin dilini güçlendirmeye zorlanıyor. Korku hakim kılınıyor, işsizlik tehditi nedeniyle kültür ve sanat üretimi hayatı bilince dönüştürme kaygılarını terk etmeye zorlanıyor. Sanatına bir işlev yüklemekten kaçınan sanatçı, bunu özgürlüğünün bir gereği olarak değil, özgürlüksüzlük ortamının dayattığı korku yüzünden yapıyor aslında ama büyük bir narsist ego ile kuyruğu dik tutmaya çalışırken bu korkunun adını “özgür tercih” koyarak avunuyor. Sonuçta toplumsal hayattan yalıtılmış, kafesini sorun olarak görmek yerine kafesteki özgürlüğü yüceltip onun güzellemesini yapan bir sanatçı profili çıkıyor ortaya.

Kültür ve sanat alanının çoraklaştırılması, sanatçının korkutulup sindirilmesi ve onun sıkıştırıldığı köşeye aşık hale getirilmesi ve üstelik bunu kendi özgür tercihi gibi dillendirmesi, vahim ötesi bir hastalık halidir.  Kafes için tehdit oluşturmayan sanatçı, makbul ve evcil sanatçıdır. Muktedir ona değer verir, çünkü toplumu onun lehine ehlileştirmeye yardım eder.  “Hayır yahu, bana kimse telkinde bulunmuyor, ben istediğim şeyleri üretiyorum, kimse başıma dikilip şunu bunu yap demiyor” gibi karikatürize edebileceğimiz durum, aslında bir oto sansür durumudur. Bu durumun ebesi korku iklimidir ve korku iklimi, faşizmin dilini hakim kılarak yaratılıyor. Faşizmin zehirli diline, güçlü bir sanat diliyle karşı çıkmak gerekir… Güçlü bir siyasal söyleme emdirilmiş sanat yerine, güçlü bir sanatsal söyleme emdirilmiş siyaset diline ihtiyacımız var. Siyaset lafı geçti diye “sanatçının yalnızlığı” gibi baba teoriler üreten sanatçılarımızın hop oturup hop kalkmasına gerek yok… Kafeslerinde kalsınlar, her mevsim başka bir renge boyasınlar, risksiz mekanlarında mutlu mesut yaşasınlar.

Sanatçının yalnızlığı ne demektir?

FON4Burada söylenmek istenen, bireysellik ve ideolojik anlamda bağlantısızlıktır (bağımsızlık değil). Bağımsızlık, beyinsel anlamda özgürlüğü gerektirir… Bağlantısızlık ise; devletin veya muktedirin hoşuna gitmeyen sulara girmemek, girenlere selam vermemek yani hayata kayıtsız kalmak anlamına gelir. Kaçık bir huzurla yaşıyorsanız, kendinizi mutsuz ve etkisiz hissediyorsanız veya adam yerine konulmuyorsanız bunun sebebi kişisel eksiklikleriniz midir?  Yüz binlerce kişinin yüz binlerce anti-depresan ilaç tükettiği, kredi kartı borcu olmayan herkesin kendini zengin saydığı bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir ülkenin sanatçısının yalnızlığı yüceltip hayattan izole ürünler üretmek gibi bir seçeneği olur mu? Bu sanatçı aslında toplumda ruhsal anlamda bile olsa birikmeye başlayan isyan duygusunu uyuşturmaz mı?

Oysa tabii ki sanatçının üretim yaptığı, kendisiyle baş başa kalıp yoğunlaştığı, kafes yalnızlığından farklı bir yalnızlığa daldığı zamanları vardır. İçine dünyayı sığdırdığımız böyle yalnızlıklar zaten yalnızlık sayılmaz. Elbette ki sırf yalnız olmadığınızı hissetmek için bir akşamüstü iş çıkışında kalabalık metrobüs durağında oturup şiir yazın demiyor kimseye kimse. Bu yalnızlık, o yalnızlık değildir. Hayat ile hiçbir alacak vereceğinizin olmadığını düşünüyorsanız, yalnızın ta kendisisiniz zaten siz ve ayrıca teorisini yapmanıza gerek yok. Hayatın bir akışı vardır. Kurtuluş düşü görmeye ihtiyacı olan büyük yoksul çoğunluk için bugünün dünden daha güzel olması, bu akışı düzgün okumayı gerektirir. Bu okumada en önemli öğreticilerimizden biri, itaat etmeyen sanattır.

Çünkü özgürlük, kafesin dışındadır. Kafesin dışı işgal edilmiş gibi gözükse de, öyle kalması zor bir alandır. Orası sosyalizmi yeşerteceğimiz bahçemizdir.





Ulusal Kutsal

4 04 2016

http://www.birgun.net/haber-detay/ulusal-kutsal-108032.html