Bir Avuç Hemşin

31 05 2012


Bir Avuç Hemşin
        

Karadeniz kıyısında oturmuşum, aklımın kimbilir neresinde on binlerce yıl önceden kalan bir efsaneye ait o sesi dinliyorum. Bana şöyle söylüyor: Kim derdi ki o buzul çağından çıkarken yükselen sular dünyayı saracak, Kaçkar eteğinden Kafkaslara bakan bir küçük göl kabına sığmayacak, binlerce kez büyüyecek, şu karşıda duran Karadeniz olacak. İşte Hemşin, dereleri ve yağmuruyla önce o küçük gölü sonra bu denizi tatlandıran Kuzey Doğu Anadolu cennetinin bir parçasıdır.

“Hemşin… kalbimin diri yanı”.

“Hemşin… bulutların, yağmurun ve yeşilin anavatanı”.

Bu kelamı ya iflah olmaz bir tutkun ya da damarlarında Hemşin dolaşan karasevdalı bir vurgun etmiş olmalı. Ama bu cümleler bir coğrafyanın folklorü, yaşayışı, ekonomisi, kültürü, tarihi, etnolojisi veya bugünü hakkında bir fikir vermez. Bu sözler bir hayranlığı resmeder, efsaneye eklenir, onu devam ettirir.

Bilimsel bir çalışma yapmaya soyunmak, önce bu öznel atmosferin dışında durmayı gerektirir. Çünkü kendi doğrunuzu, doğru olduğunu sandığınızı veya doğru kabul edilmesini istediğinizi kesin saptamalarla insanlara sunmanız bir savın dikte edilmesi anlamına gelebilir. Basit bir taraf tutma yaklaşımıyla yapılan çalışma, üzerinde yoğun emek sarfedilmiş olsa bile bilimsellik vasıflarını taşımayabilir. Bir  “puzzle” ın parçalarını yan yana getirmek ve kayıp parçalar için  resmin ortaya çıktığı kadarına bakıp gerçeğe yakın sözler bulmak en doğru yaklaşım olsa gerek. Neyse, biz Hemşin’e gelelim.

Kimine göre Hemşin bir coğrafyadır, Hemşinli de kökleri o toprakta olan insandır. Kimine göre ise bir bölgeye ait olmanın ötesinde, özel bir kültürü, tarihi veya etnik kimliği ifade eder. Erhan Ersoy şöyle söylüyor:

“Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Çayeli ilçesinden başlayarak Hopa’ya doğru kıyı şeridinin iç kesimindeki köy halkları Hemşinliler olarak bilinir ve kendilerini de Hemşinli olarak tanıtırlar. Bunlar gerek coğrafi konumları gerek kültürleri ve konuştukları diyalektleri hatta mesleki uzmanlıklarıyla da oldukça özel bir halktır. Hemşin kelimesinin alelade bir yer(yerleşim) adı olmadığı bellidir. Zira yalnız coğrafi alanda ele alındığında dahi örneğin Çamlıhemşin ilçesi idari sınırları içinde Hemşinliler ve Lazlar yerleşik iki halk olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki Hemşinli ve Laz köyleri ayrımı oldukça net bir şekilde yapılmaktadır”.

Hemşin’le ilgili bugüne kadar yapılan kapsamlı bir bilimsel çalışmaya rastlanmıyor. Etnik kültür veya köklere değinen çalışmaların, genellikle bir yerden sonra kırılmalara uğrayıp bilimsel tavrın dışına düştüğünü görüyoruz. Bu kırılma noktalarının bir yanında çoğu kez “milli hassasiyetler”, öte yanında ise “etnik duygusallık” öne çıkıyor. Haçikyan’ın Hemşinlilerden söz ederken, “Onlar komşuları Rum, Laz ve Gürcülerden farklı olup, yiğit, özverili, dürüst ve içtendirler. Dahası, yabancılarla evlenmezler” şeklindeki ifadeleri veya Kırzıoğlu’nun “Çalışkan, mert, Türkler gibi yakışıklı ve kadınları iffetli olan” diye nitelediği Lazların, “çirkin yüzlü ve tembel” olduğunu söylediği Megreller ile akraba olamayacağını belirttiği satırlar, bilimsel tavıra uygun olmayan ve araştırmanın  geneline duyulması beklenen güveni zayıflatıcı  ifadelerdir.

İçinde Hemşin veya Hemşin’li sözcükleri geçen cümleler, gurbeti ve gurbetçiliği hatırlatır çoğu kez. Gurbet, yazgı gibidir. Pastacılık, fırıncılık ve lokantacılık gibi meslekler ise, Hemşinlilerin gurbetteki meslekleri. Hangi yaşlı Hemşin’li ile konuşsanız, kimi Rusya, kimi Türkiye’nin kalabalık şehirlerinde geçen gurbet günlerini anlatacaktır. Hemşin’e özgü evlerini gösterirken sadece onu değil, duvardaki her taşın altında bir Sarı Lira veya Rus Manatı yattığını da söyleyecektir. Sözü edilen evler çoğunlukla ahşaptır. Hemen her evin alt kısmı ahır olarak kullanılır ve kara taş ile inşa edilmiştir. Dışarıdan eve girildiğinde, toprak bir zemine basar insan. Burada kara ateş yanar ve tavandan aşağıya, ateşin üstüne doğru iki ucu çengelli kalın bir zincir uzanır. Bu zincire kimi Hemşin köylerinde “gilimor” denir. Aile kalabalıklaşıp da kardeşlerin ayrılması gündeme geldiğinde, eğer yeni bir ev yapacak durumları yoksa, oturmakta oldukları ahşap ev ortasından ikiye bölünür. Bazen araya tahta duvar örülür, bazen örülmez. Evin  baş tarafında yanan ateş bir iken iki olur. İki sofra kurulur. Ev halkının gündüz ateşin etrafında oturduğu bu  toprak zeminli alan (evin düzü), tek veya iki basamaklı bir yükseltiyle “hayat” denen ara bölmeye açılır. Bu ara bölmenin döşemesi ahşaptır. Hayat kısmından odalara geçilir. Evlerin dışında, tüm Doğu Karadeniz’e özgü “Serender” veya “ Nalya” denilen ve direkler üzerinde kurulmuş olan bir diğer ahşap yapı daha vardır, havadardır, içinde yiyecekler saklanır.

Çamlıhemşin’in köylü aileleri, bütün yaz boyunca yaylacılık yaparlar. Aşağı Hemşin veya onların deyimiyle “Arka Hemşin” köylüleri de Çamlıhemşin yaylalarına gelirler. Bu yüzden, hısımlık ve akrabalığa varan yakınlaşmalar yoğundur. Hemşinli, yaylacıdır. Bugün hangi yaşlı insanla konuşsanız, eski  yayla günlerini anlatırken duygulanır. O günleri özlemle anar, yaylasız hayatın çekilmezliğini dile getirir. Yaylaya gidiş bir şölen havasında gelişir. Hayvanlar süslenir, alınlarına renkli püsküller ve boncuklar takılır, boyunlarına çan (‘çenlek’ veya ‘çinlak’)asılır. Yayladaki yerleşim yerinin toplu olmasına dikkat edilse de, bunu yerleşim yeri (‘vanag’ veya ‘vonag’) olarak seçilen arazinin yapısı belirler.

Doğu karadeniz’de yaşayan yerleşik Hemşinlilerin geleneksel geçim kaynağı hayvancılıktır. Çay tarımının başlamasıyla birlikte, eskiden mısır ekilen tarlaların bir bölümünde çay ekilmiş, ayrıca ağaçlarla örtülü çok sayıda tarla da çay ekilmek üzere kesilmiş, kazılmış, açılmıştır. Çay tarımına doğru olan bu hareketlenmenin halkın yaşamında  radikal bir değişim yaratması kaçınılmazdı. Rize coğrafyası ve iklimine uyumlu olan çayın ağırlık kazanması, gurbetçi diye bilinen bölge insanını önemli oranda kendi toprağına bağladı belki ama, göç veya gurbetçilik bu kadar basit açıklanabilecek bir olgu değildir. Kırdan kente göç, tarım toplumundan sanayi toplumuna doğru evrilen her ülkenin sorunudur. Kapitalizmin gelişme seyri kentleşmeyi de etkiler, yer yer belirler. Sanayi bölgelerine veya Türkiye’nin büyük kentlerine baktığımızda, Anadolu’dan akıp gelen yurttaşların çok büyük bir yer kapladığını, hatta kendi gettolarını yaratmış olduklarını görebiliriz. Kırdan kente ve yurt dışına akışın ifadesidir gurbetçilik. Bu rüzgar, insanları doğduğu yerden koparıp doymayı umduğu yere atmıştır. Hemşinlilerin gurbetçiliği, cumhuriyet öncesine kadar uzanır. Çaydan  önce gurbeti seçenler, çaydan sonra memlekete gelse de gurbeti bırakamaz. Çünkü gurbet denilen yerde iyi kötü bir düzen kurulmuş, yeni kuşaklar gurbette doğmuş, büyümüştür. Ama, gurbetin adı değişmemiştir. Gurbet bu insanlar için yine gurbettir. İstanbul’dur, Ankara’dır, Almanya’dır, ama gurbettir. Gülsen Balıkçı, tez çalışmasında şunları söylüyor:

“Yöre halkının geçmişten günümüze hiç değişmeden gelen geçim kaynağı köye dayalı ekonomi ve gurbetçiliktir. Çarlık döneminde Rusya’ya çalışmaya giden Hemşin erkekleri, Rusya’da rejimin değişmesiyle birlikte Anadolu’nun büyük kentlerine gitmeye başladı. Bu gurbetçilik zamanla, köyden kente hızlı bir Hemşin göçünü beraberinde getirdi. Hemşin göçü. Anadolu’nun diğer yörelerinde tarlasını satan köylü şehrin yolunu tutuyor, bundan sonraki tüm yaşamını şehir üstüne kuruyor. Oysa Hemşinli bağını bahçesini evini geri dönmek üzere terkedip şehre göçüyor. Çünkü yöre halkı ata malını, baba malını satamıyor. Bu türden davranış ayıp sayılıyor, kınanıyor. Şehirde çok zengin olsalar da, ev, yer sahibi olsalar da dönüp dolaşıp gelecekleri yer baba toprağıdır. Kendileri için bir tür güvence gördükleri ata toprağını kutsal sayıyor, öldükten sonra da yine bu topraklara gömülmek istiyor. Bu nedenle yöre halkı yaşamının yarısını şehirde geçirirse, yansını köyde geçiriyor. Bağına, bahçesine sahip çıkıp evinin bakımını yapıyor, böylece köyden bağını koparmayarak kendinden sonraki kuşaklara kültürel değerlerini aktarıyor. Şehirde kendi etnik grubu dışında şehirli gibi yaşayan kent insanından kolay kolay ayırt edilemeyen Hemşinli, köy ortamında konuşmasıyla, yaşam tarzıyla, etnik kimliğinin gerektirdiği davranış kalıplarını gösteriyor. Etnik bir azınlık olmanın rahatsızlığı Hemşinliler üzerinde gözlenmiyor. Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul ediyor, buna karşın kendi etnik kimliklerine sahip çıkıyorlar”.

Erhan Ersoy ise, araştırmasının  bir yerinde Laz-Hemşinli rekabetine  değinerek, Hemşinlilerin, ‘kan davası güden ve eskiden dinsiz ve gayrı müslim olan’ diye bildikleri  Lazlar için “ Lazdan evliya, koyma avluya; Laza elini veren kolunu kaptırır” gibi sözler sarfettiklerini, Lazların da Hemşinliler için “kumarbaz, içki içen, Ermeniden dönme” dediklerini ve Andrews’ten yaptığı bir aktarmayla, Hemşinlilerin, Lazların gözünde “kalın kaburgalı Ermeni”  olduklarını anlatıyor, ancak söylemlerdeki bu rekabetin veya çekişmenin ilişkilere aynı oranda yansımadığını da ilave ediyor. Laz-Hemşinli rekabetinin yoğun olduğu söylenen eski dönemlerde, aradaki çekişmeler hasımlığa dönüşmemiş, tam tersine, karşılıklı kız alıp vermeler sonucu hısımlıklar kurulmuştur. Yaz boyunca dağlarda yaylacılık yapıp kışın köyüne kapanan Hemşinli ile; sahil kesiminde ve denizde yaşamını sürdüren Lazlar arasındaki kültürel ilişkilerin de aynı yönde gelişmesi kaçınılmazdı. Çay alım yerlerinde görevli eksper, kayıtçı, kantarcı gibi çalışanların çevre köylerden gelen Laz ve Hemşinlilerden oluşması, ayrıca ilçelerde açılan çay fabrikalarında Laz ve Hemşinlilerin aynı üretim bantlarında birlikte çalışmaya başlaması, eski subjektif değer yargılarının da çözülmesine yol açmıştır. Çekişme veya rekabet, yanyana yaşayan her topluluk için geçerlidir.

Hemşinlilerin günlük yaşamlarında dinsel sözcüklere vurgu yaptıkları, mantığa ters bazı inançlara yer yer itibar ettikleri görülse de bu inançlar hayatlarını ve yaşam şekillerini yönetmez. Kendi köyüm olan Khaçapit’ten birkaç örnek verecek olursam: “Akşam vakti evin önüne(damlalığa) işemek iyi değildir”  çünkü, dışarısı zifiri karanlıktır ve çocuklar evin aşağısındaki tuvalete gitmeye korkarlar. İhtiyaç için kapının önünü kullandıklarında ise hijyen problemi ortaya çıkar. Bunu engellemek için, damlalığa çiş yapınca cinlerin ve perilerin devreye girebileceğini söylerler. Bunun gibi sözler zamanla çıkış nedeni unutularak inanış haline gelmiş. Yani evin kapısını çiş için aralayan çocuk, içinde bulunduğu o anda temizliği düşünmez belki ama, cin çarpması ihtimali onun aklını çelebilir. “Akşam vakti tırnak kesmek iyi değildir” çünkü evde ne elektrik vardır, ne de tırnak makası. İnsanlar ya tıraş bıçağı ya da çakı kullanmak zorundadır. Bu arada, tırnak yerine parmak doğranabilir. Burada da, tırnak yerine parmağın kesilebileceği ihtimali üzerine söylenen söz zamanla yerini “tırnak kesilirse melaikeler o akşam eve uğramazlar” a bırakmıştır. Diyelim ki, binbir güçlükle oluşturulan bir bahçeye dalıp bir kucak salatalık çaldınız. Bahçenin sahibi sizin toprakta bıraktığınız ayak izini bez bir torbaya koyup ateşin üstündeki zincire (gilimur’a) astıysa yandınız. Torbadaki toprak kurudukça siz de ayağınızın kuru bir sopaya dönüştüğünü hissedeceksiniz.Çocuklar bir mezarı veya mezarlıkların olduğu alanı parmakla işaret ettiklerinde, uğursuzluk getirmemesi veya o parmağın bir gün çürüyüp düşmemesi için hemen işaret parmaklarını dişlerinin arasına alıp ısırırlar ve ayaklarının altında hafifçe ezerler. Bu inanışı belki hayal meyal hatırlayanlar çıkabilir. Çocuklar yüzlerce karıncanın bir arada bulunduğu koloni veya yuva gördüklerinde, yuvanın üstüne doğru eğilip “tüh, tüh, tüh… babamın parası çok olsun” derler. Bir diğer inanış ise, ay tutulması sırasında hayat bulur. Ayın başına musallat olduğunu sandıkları ve ejderhaya benzettikleri fizikötesi gücün veya varlığın geri çekilmesini sağlamak için, köylüler, ellerine geçirdikleri ses ve gürültü üreten araçları kullanırlar. Ayın büyük bir sıkıntı çekiyor olduğu vurgulanır, ezan okunur, sopalarla tenekelere vurulur, haykırılır, bağırılır, tulumlar çalınır, bu arada tabanca ve tüfekler devreye girer. Bir süre sonra ay yavaş yavaş yüzünü göstermeye başladığında, bu kez tabanca ve tüfekler başarmış olmanın sevinciyle patlar. Bu inanış günümüzde tamamen unutulmuştur. Yaşını almayan çocuğun ölü yanına getirilmesi, mezarlık yakınından geçirilmesi veya yatarken üstünden geçilmesi durumunda basılacağına inanılır. Çocuğun basılması demek, kalıcı zihinsel veya bedensel hastalık riskine açık olma halidir. Çocuk yatarken üstünden geçilmişse tekrar aynı şekilde geri geçilmelidir. Çocuğun süpürgeyle dövülmesi ise onun ileride hırsız olma ihtimalini yükseltir. Kırkayak görüldüğünde ağız açılmaz. Neden? Çünkü dişleriniz dökülebilir. Elbiseniz üzerinizdeyken kopuk düğmesini dikmeye kalkarsanız, aklınızı da oraya dikmiş olursunuz. Bunu önlemek için aynı iplikten bir parçayı dikiş bitene kadar ağzınızda tutmalısınız. Libart (dişi çakal) bağırıyorsa, yakın bir zamanda bir insan ölecek demektir. Burada örneklenen inanışlar sadece Khaçapit’te değil bütün Hemşin köylerinde vardır ve biraz düşünülürse belki daha onlarcası hatırlanabilir. Balıkçı da araştırmasında buna değiniyor:

“Hemşin kültüründe dinin önemli bir rolü olmadığı, toplumu dikkat çekecek derecede baskı altına almadığı gözlenmektedir. Eskiden dini vecibeleri yerine getirecek imam ya da hocayı toplum yetiştirirdi. Günümüzde bu işi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlendirdiği hocalar üstlenmiştir. Yörede cin, peri, cadı, hortlak, hipilik, kara koncoloz, Hızır -İlyas gibi doğaüstü güçlere inanma halen yaygındır. Ancak kara koncolozu kovalamaya yönelik pratik ve uygulamaları 60 yaş grubunun üzerindeki kaynak kişiler bilmekte ve anlatmaktalar”.

Anadolu’nun kuraklık çeken çeşitli yerlerinde yapılan yağmur dualarına karşılık, Hemşin’de güneş duası vardır. Bu bir duadan daha çok, ayin niteliğindedir. Adına “Bubrik” veya “Babra Bubrik” derler. Bubrik, bir çocuk törenidir. Haftalardır yağmakta olan yağmura son vermek, güneşli günleri çağırmak amaçlı bir törendir. Bu tören günümüzde de örneğin, Khaçapit köyünde bilinmektedir. Bubrik, haç şeklinde çakılan tahta veya sopalara kat kat çocuk elbisesi giydirilerek hazırlanan, korkuluğa benzer bir maket çocuktur. İki kişi bu  maketin yana açılmış kollarından tutar, arkalarında köyün diğer çocuklarıyla kapı kapı dolaşırlar. Geldikleri her evin kapısında;

“Bubrik bubrik ne ister/ Allah’tan güneş ister/ Yağ kabından yağ ister/ Tuz kabından tuz ister/ Verenin bir koç oğlu/ Vermeyenin topal kızı olsun/ O da düşsün ateşe/ Yansın kül olsun”

şeklindeki dizeleri yüksek sesle sıralayıp dolaşırlar. Topladıkları yağ, peynir, yumurta, un gibi maddelerle cami avlusunda yaktıkları ateşi kullanarak koydukları bir tavada pişirirler, bir kısmını topluca yedikten sonra geri kalanını mezarlara dağıtırlar.Yağmurun sona ermesi için bir diğer inanış ise, sac ayağını damlalığa ters olarak bırakmaktır. Bu yöntem sonuç vermediğinde Bubrik törenine başvurulur. Temmuz ayı yağmurlu ve puslu geçtiğinden, yöredeki adı “Çürükay” dır. Güneşli günler için bu tür etkinliklerin Nisan(Abril) ve Çürükay içinde yoğunlaşması muhtemeldir.

Dünyadaki genel değişme, kültürleri ve sosyal hayatı da değiştirir. Bu değişmenin etkileri olumlu veya olumsuz tablolar ortaya koyabilir. Geleneksel yapılar çözülmeye başladığında, maddi kültürle birlikte manevi kültür de değişir, yer yer erozyona uğrayabilir. Modern hayatın bir anlamda dayattığı yeni kültür, gelenekte bulunan ve yüzyıllar boyu biçimlenen her şeyi önüne katar. Yeni hayat ve yeni kültür acımasız bir rekabetin eseridir ve bu hayata artık dayanışma duyguları değil, ötekini geçme (alt etme) dürtüleri hakimdir. Eskinin zorluklarla yaratılan kimi maddi ve manevi değerleri şimdi daha basite indirgenmiş, kullanıp atmayı yücelten yeni bir kültür (fast-food kültürü) hüküm sürmektedir. Kolayca ulaşılan, kullanılan ve atılan bu kültür, kentlerde olduğu kadar kırda da etkilidir. Giyim kuşam, alışkanlıklar, düğünler, sevdalıklar, kurulan cümleler ve şarkılar bu değişimden olumlu/olumsuz payına düşeni almaktadır. Kitle iletişim araçlarının yarattığı kültürel etki insanların yaşamını televizyon seyretmek, maça veya internet kafelere gitmek, çalışmak ve uyumak eksenine oturtuyor. Kırdan gelip kentin banliyölerine yerleşen ve maddi olarak kente, manevi olarak geleneğe bağlı olan insanların, genişleyen bu etki karşısında kendilerini yaratan kültürle bağları zayıflamakta, gelenekte var olan hastalıklı değerlerle birlikte saygın değerleri de değişime uğramakta, yok olmaktadır. Bunların yerine ne geçmektedir? Daha ilk kazandığı parayla taksitlerini ödemeye başladığı TV’nin yaydığı yeni değerler. Çünkü kırsalda öğrendiği dayanışma duygularından yoksun yaşam kavgası bütün zamanını ve benliğini kaplayan bu kentte yaşayan köylü, değil  yeni ve kendine ait değerler üretecek, eskiyi bile koruyacak durumda değildir. Kentteki bu kuşatılmışlık karşısında yaptığı şey, donuk bir “namus”  kavramına ve varsa yöre derneklerine sığınmaktır. Artık köy düğünleri bile kasabalardaki salonlara taşınmakta, gelin eline kına yakmak yerine tırnaklarını ojelemekte, damat tıraştan sonra kolonya sürmek yerine “after-shave” kullanmaktadır. Anonim halk çalgıları ve türkülerin yerini ise masa üstünde bir org ve taverna müzikleri almıştır. Bütün bunlar olup biterken, insanlar eski ve geri olandan sıyrıldıklarını düşünmektedirler. Burada söz konusu olan şey oje, losyon veya taverna değil, insanın yaşanan süreç tarafından kültürel olarak nasıl tersyüz edildiğidir. Başka etnik gruplar da bu kültürel değişmeyi “bozulma” olarak algılayıp, kaygılarını belirtiyorlar. Görünen odur ki, her kavmin kendine özel değişik renklerdeki kültürel zenginliklerini katarak oluşturması beklenen, umulan veya özlenen “Ulusal Kültür” yerine; bu kavimleri ve kültürleri ortak bir potaya doldurup eriten, hakim motiflerini ise arabesk, fanatizm, magazin,  ilkel dinsel hurafeler ve gıdasını akılla sınanmamış bir öfkeden alan milliyetçiliğin oluşturduğu, çoğu kez  “en kötü” yü ifade eden, adına ise “Kitle Kültürü” denilen köksüz bir kültür hüküm sürmektedir.

Kentte veya yörede, Hemşin düğünlerinin vazgeçilmez enstrumanı tulumdur. Tulum eşliğinde oynanan horon ve söylenen türküler, Hemşin folklorunun en çok kullanılan öğeleridir.

“Kaya dibine otur/ Kaya seni soyletur/ Vermezler sevduğumi/ Allah bu köyi batur”

Tarlada çalışırken, “meci” (imece) günlerinde, çobanlık yaparken, yalnız kaldığında, eşi veya sevdalısı gurbete(askere) gittiğinde, yayla yollarında, ölümlerde ve özlemlerde yaratılan türküler, üzerinden çok uzun yıllar geçmesine rağmen hem köylerde hem de kent düğünlerinde söylenmektedir. Yörede atma türkü, çatma türkü, kesme türkü, karşı beri olarak bilinen türküler yaygın olsa da, hepsi eskiye aittir ve bugünün türküleri artık zor üretiliyor, veya üretilemiyor.

“Şeftali çiçek açar/ Girduk Abril ayina/ Şeker olup karişsam/ E kiz senun çayuna/ Başina puşisina/ Durmişim karşisina/ Adam sevda olur mi/ Kapiya komşisina”

Hemşinliler sahilden uzak, dağlık alanlarda yaşarlar. (İspanyol diplomatı Clavijo’nun -1406 yılında- çok engebeli ve dağlık olması nedeniyle katır ve at gibi binek hayvanlarının bile zorlukla aşabildiği bir ülke olarak tanımladığı yer burasıdır. Burada yaşayan Hemşinliler, beden gücünü çok yoğun olarak kullanırlar. Lazlar tarafından “kalın kaburgalı Ermeni” olarak adlandırılmaları, bu zorlu coğrafyanın kadın ve erkek  ayırmadan onlara verdiği kuvvetli ve iri görünümlerinde saklı olabilir). Lazlar ise ağırlıklı olarak sahil kesimine veya sahile yakın köylerdre yerleşiktirler, balıkçılıkta ve kayıkçılıkta ustadırlar. Tulumun baş rolde olduğu bir Hemşin düğününü, Muzaffer Arıcı şöyle tasvir ediyor:

Tulumcu en güzel nağmelerle gelin çıkarma havasını çalmaktadır. Gelinin elini tutan yakını, (şimdiye kadar olan günahları benim boynuma, bundan sonrası sizin boynu­nuza) diyerek oğlan tarafına gelini teslim eder. Oğlan tarafı gelini odadan çıkarırken kapı başına saplanmış bir bıçağın altından geçer. Gelinin yanında sandığını da taşıyan bir hanım ve yengesi olduğu halde, alayın ara bölümünde yer alarak oğlan evine yönelirler. Damat genellikle gelinin üzerinden mavzerle sayısız mermi atar. Gelen kafileden kimse eve girmeden, damat sağdıç ile beraber evinden avluya çıkar. Avucundaki bozuk para, buğday veya mısır tanelerini gelinin duvağı üstüne atarak acele geri döner, çünkü kız tarafı yumruk vurabilir (Bu adet İç Anadolu’da da vardır). Düğün alayı eve yerleşir. Gelin yengesiyle beraberdir (Yenge kızın akıl hocası olup kız tarafından tecrübeli bir hanımdır). Gelin, hayatı boyunca kalacağı odaya ahnır (yenge ve arkadaşları ile). 5-10 dakika sonra oğlan tarafından saygıdeğer birisi gelinin odasına girer. Elinde bir bıçak vardır. Gelinin tülbentli yüzü önünde bıçağı hayır dualar okuyarak üç defa dairevi çevirdikten sonra bıçağın ucuyla tülbentli gelinin yüzün açar, geline bir bahşiş verir. Bu arada yengeyi de unutmaz. Bu harekete gelinin yüz görümlüğü geleneği denir. Bu olayın söylenen bir türküsü de vardır: Geldim elli yaşına tüy bitmedi Çengeye/ İki lira geline elli kuruş yengeye”.

Üçüncü günün sonunda gelini baba evine geri götürme süresi gelmiştir. Oğlan tarafından       birkaç arkadaş, birkaç kadın damatla beraber kız evine gelini de alarak yengenin de refakatinde giderler. Geri götürülen gelin, baba evinde en fazla üç gün kalır. Gelinin baba evine geri götürülmesine Khaçapit köyünde “Tarçi Geri” denir. Enişte, gelini baba evine bırakan kafilededir, ama akşam orada kalmaz. İki veya üç gün sonra, gelin ve beraberindeki kişiler, yenge ile birlikte şenliksiz, şölensiz, tulumsuz ve türküsüz bir şekilde tekrar damat evine  gelirler. Hopa Hemşinliğinde, gelinin yanında duran yengeye “Harsenkur”, gelinin baba evine götürülmesine ise “dadants”  denir. Harsenkur, gelinin kızkardeşi (ablası) demektir. Bu kadının, gelinin daha önce bu köye evlenmiş bir yakını veya köylüsü olması tercih nedenidir. Düğüncüler damat evinin önüne geldiklerinde, gelin ile damat için Türkçe ve Hemşince manileri ezgisiyle birlikte söylerler :

“Bu evin tavanı yok/ Yıldızlar görünüyor/ Maşallah enişteye/ Ne güzel görünüyor”

Gelin için olan mani ise, yemekler yenildikten sonra gelin ile damadın da katıldığı ağır salınımlı bir horonda atma türkü şeklinde söylenir. Bu mani, onun yeni hayatındaki huzura bir gönderme  gibidir :

“Asma başuni asma/ Yüreğumuzi yakma/ Bunlar biraz derindur/ Bunlara kulak asma”

Buradaki “derin” sözcüğü, tutucu veya geri kafalı anlamına gelir. Biraz önce belirttik, bu bir atma türküdür ve atma türküler çoğu kez sataşma veya hiciv içerir. Damat evi için de bir mani her zaman vardır :

“Düğün evi taka tuk/ Ne ekmek var ne katuk/ Sarma börek geturun/ Yoldan gelduk aciktuk.”

Yukarıdaki düğün tanımlamasında başka renkli sahneler de vardır. Bunlardan biri “Magar Sofrası”, diğeri ise “Selim Sayma” dır. Magar  Sofrası, gelinin düğün kafilesiyle birlikte tulum, türkü ve tabanca sesleri arasında damadın evine getirildiğinde kurulur. Kurulan sofraya oturan düğüncüler, hemen yemeğe başlamazlar. Sofranın üzerinde silahlarını bırakırlar, düğün sahibinden bazen hiç olmayacak şeyler isterler. Yenge, “kede” (Hemşine özgü bir tür çörek), yün çorap veya başka hediyeler getirir, çoraplar bazen sofranın kenarına, bazen tavandan aşağıya kara ateşin üstüne doğru sarkan zincire asılır; evin reisi ise masaya mermi, para gibi hediyeler koyar. Pazarlıklar yapılır, anlaşmaya varıldıktan sonra silahlar masadan kalkar, yemek faslı başlar. Bütün bunlar eğlencenin bir parçasıdır. Damata çelme takanlar olur, bazen iple bağlanır, onu kurtarmak için pazarlık yapılır. Magar sofrasındaki düğüncüler bu kez aşçıya sataşırlar. Ona çeşitli esprili sözler sarfettikten sonra “Selim Sayma” kısmına gelinir. Selim Sayma’da, kafiyeli dörtlüklerle aşçı hedef alınır. 1984 yılında Khaçapit Köyünde yaptığımız folklor derlemeleri sırasında yaşlı köylülerden Rukiye Haberal (kızlık günleri Çamlıhemşin’in Çat köyünde geçmiştir) ve Mehmet Öksüz, “Selim Sayma”yı şöyle örneklemişlerdi:

“Heymoli heymol, heyamol ya mol/ Aşçı dayı eyer eyer/ Bir kepçe kor iki sayar/ Bununla adam mı doyar/ Helessa yalessa, heyamola hissa ho/ Heymoli heymol, heyamol ya mol/ Aşçı dayı orda mısın/ Gene eski dinde misin/ Ermeniden dönme misin/ Helessa yalessa, heyamola hissa ho”

Bu türden sataşmalar, Hemşinlinin doğasında vardır. O kadar ki, günlük yaşamda müstehcenliğin sınırlarını zorlayan sataşmalara, manilere, deyimlere bile rastlanır. Khaçapit köyünde yaşamış olan Toşi İbrahim’eköylülerin sataşması ve aldıkları yanıtı gösteren şu diyaloglar vardır ( İkinci ve dördüncü dizeler Toşi’nin yanıtıdır ):

“Toşi geliyi toşi, ona bir şey takalum/ Sicakluğun şerinden, asilmiştur kakalum/ Buna kimse inanmaz, çikar da bir bakalum/ Şimdi yanumde değil, sizun evde sakladum”

Düğün evinde horon esnasında erkekler tarafından söylenen atma türkülerin arasında haykırılan  “Omuz omuz, kızlar domuz” sataşmasına ise kızların verdiği karşılık nettir:

“Hoşt, hoşt / Afkur köpek  kuçi kuçi hoşt hoşt.”

Magar Sofrası ve Selim Sayma, başka Hemşin köylerinde de vardır. Çayeli (Mapavri) ilçesine bağlı “Çelenger” köyü bunlardan biridir. Çelengerliler “Kaspace” sözcüğünü sık kullandıklarından, bu sözcük onların sembolü gibidir. Bu sözcüğün aslının “Ka Astvazze” olduğu, köylüler tarafından bilinmez. Çelengerliler, bu sözcükle başlayan (anlamını bilmediklerini sandığımız) küfürlü bir cümleyi de (Kaspace Kunim) yeri geldiğinde kullanırlar. Hemşinliler sadece öfkeli anlarında değil, bazen sevindiklerinde, hayrete düştüklerinde veya küfür niyetiyle olmasa da lafın gelişine göre küfürlü cümleler kurarlar. Çocukluk günlerimizin Khaçapitindeki yaşıtlarımıza oyunla karışık olarak “senin taa dedenin dedesinin, dedesinin…” diye sarfettiğimiz küfürlü cümleye karşılık, “ o zaten Ermeniydi”  veya, “ohoo, sen taa Ermenilere kadar gittun” sözcükleriyle başlayan yarım küfürlü bir yanıt almamız  da buna dahildir. Diğer Hemşin köylerinde rastlanan özelliklere, Çayeli ilçesine bağlı “Senoz” ve “Raşot” adlı köylerde de rastlandığı, hatta Raşot’ta tıpkı Hopa Hemşinliğindeki gibi özel bir dilin yaşadığı yine yörede derlemeler yapan kişiler tarafından söylenmektedir.

“Hemşin Gizemi” adlı kitabı Türkçeye çeviren Bağdik Avedisyan bir söyleşiden hatırladığım kadarıyla, Khaçapit (Haçaped veya Haçapayd) sözcüğünün “ahşap (tahta) haç”  anlamına geldiğini, üstelik herhangi bir tahta haçın değil bizzat Hz. İsa’nın gerildiği o haçın yani çarmıhın Ermenicedeki karşılığı olduğunu söylemişti. Tıpkı Hırka-i Şerif’in herhangi bir hırkayı değil, direkt olarak Hz. Muhammed’in hırkasını çağrıştırdığı gibi. Khaçapit köyü, yaşlıların anlatımlarına göre, Zuğa köyünden gelen kardeşler tarafından kurulmuş. İlk gelenler, bugün “Düzmahalle” denilen yere yerleşmişler. Düzmahalle’de yerleşip çoğalanlar  “Khubiyarlılar” olarak da anılırlar. Orta Karadeniz’de Tokat-Almus, Amasya ve Sivas’ta yaşayan kimi Alevi toplulukları da kendilerini dinsel-inançsal bir aidiyet duygusuyla “Hubyarlı” olarak tanımlarlar. “Hub” sözcüğü iyi veya güzeli, “Yar” sözcüğü ise candan öte bir dostu, arkadaşı veya yoldaşı ifade eder. Kimbilir belki de, Zuğa köyündeki Hubyarlı mahallesini ilk kuranlar buraya gelen Alevilerdi. (Ama bu olasılığı güçlendirecek hiçbir ize rastlayamadım). Khaçapitlilerin belleğinde; ne nasıl bir yolculuktan sonra bugüne geldiklerine dair herhangi bir belirti var, ne de bunu irdeleme ve soru işaretleri arama merakı. Onlar Hemşinlidir ve Artvin’den Çayeli’ye kadar uzanan güzergahtaki Laz, Gürcü, ve Horum komşularıyla birlikte bir coğrafyayı paylaşıyorlar bugün. Kendilerini ise ırk ve gen derdine düşmeden diğerleriyle aynı tablonun içinde parlak veya soluk, ama birbiriyle ahenkli renkler olarak görüyor ve  Türk olarak düşünüyorlar, o kadar. Yani bu, “ o ki Türkiye bizim vatanımızdır, biz de Türküz.”  anlamına gelir. Bu duygu sadece benim köyüm olan Khaçapit’te değil, hemen hemen bütün Hemşin coğrafyasında dile gelir.

Geçen yüzyıllarda yaşanan göçler veya göç ettirmeler sonunda Hemşinliler, Türkiye’de ve Türkiye dışındaki çeşitli yerlere dağılmışlardır. Örneğin; 1860’larda din değiştirme baskısından kaçmak için çok sayıda Hemşinlinin Batum’a geldiği söylenir. 1878 yılında Batum(Acara)’da Çarlık Rusya topraklarına dahil edilen 12 tane Hemşinli köyü vardı. Uzun yıllar sonra (ikinci dünya savaşı yıllarında) ise bu Hıristiyan ve müslüman Hemşinliler işgalci Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan başka halklarla birlikte Stalin döneminde Kazakistan ve Kırgızistan’a sürülmüşlerdi. Birinci dünya savaşını izleyen yıllarda sınırlar yeniden belirlenirken, topraklarla birlikte üzerinde yaşayan halklar da paylaşıldı. Bu paylaşımda Hemşin’in büyük bölümü Türkiye tarafında kalırken üç Hemşin köyü Gürcistan’a dahil edildi.

Peter Andrews‘in “Türkiye’de etnik gruplar” kitabının Hemşinliler bölümünde, Hemşinlilerin Hopa-Kemalpaşa tarafında yaşayanlarının kendilerini “Homşetsi”  olarak tanımladıkları yazar. Aşağıdaki satırlar, adı geçen kitaptan:

“Doğuda Çoruh nehri doğal bir sınır teşkil eder. Bu bölgelerdeki diğer kasaba ve şehirlerde de birçok Hemşinli yaşamaktadır. Doğu Karadeniz bölgesinden birçok Hemşinli batıya göç akımına uyarak Bolu, ve Sa­karya’nın köylerine ya da büyük şehirlere yerleşmiştir. Doğu’daki grupta dil be­lirleyicidir. Fakat bu Ermeni kökeninin kabul edildiği anlamına gelmez. Halkın bir bölümü Ermenice ko­nuştuğunun bilincinde değildir. Bugün tamamen Türkleşmiş olan batıdaki grup kendilerinin Ermeni kökeninden geldiğini reddeder, fakat komşu Lazlar tarafından hâlâ “Armeni” ya da “kalın kaburgalı Er­meni” olarak anılmaktadırlar. Her iki bölgedeki grubun da Lazlarla fazla sosyal ilişkisi yoktur. Doğudaki grupta Ermenice, batı lehçesi ve Türkçe konuşulur. Batıdaki grupta ise yalnızca Türkçe geçerlidir. Buna karşın bazı yer adları Ermenice kalmıştır. Konuşulan Ermenicenin en az iki lehçesi vardır ve köyden köye değişiklik gösterir. Ses sis­teminde farklılıklara rastlanabilen dilde, şaşırtıcı arkaik unsurlarla birlikte Türkçeden ödünç alınmış özellikler de mevcuttur”.

Balıkçı’nın tez çalışmasında yer alan yöre gözlemleri de Andrews’in yazdıklarını doğrular niteliktedir:

“Halk yörede yer adlarının Ermenice olduğunu söylemektedir. Bu sözcükler günlük yaşama tamamiyle   girmiş ve kullanılmaktadır. Böyle olmasına karşın yöre halkı Ermeni kökeninden olabilecekleri ihtimalini kabul etmemekte ve ısrarla Türk olduklarını Oğuz boylarından gelmiş olabileceklerini söylemektedirler”.

Hemşinlilerin kendilerini Türk saymaları anlaşılır bir durumdur. Ancak, aynı sınırlı cümleleri kullanarak Oğuz boylarından olma ihtimalinden söz etmeleri, Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun yazmış olduğu makalelerin bazı mahalli dernekler aracılığıyla tek kaynak olarak yöreye ulaştırılmış olmasını ve ayrıca, yörede çeşitli zamanlarda verdiği konferanslarını hatırlatıyor. Örneğin Kırzıoğlu, “Karadeniz Bölgesindeki Türk Boylarından Lazlar ve Hemşinlilerin Tarihçesi(Rizeliler Kültür ve Dayanışma Derneği yayını-Ankara, Mart 1994)” adlı broşürde Lazlar ve Hemşinliler için özetle: “Lazlar, bugün aralarında üç lehçe ile, yazısız bir folklor dili konuşan ufak bir topluluktur. Bunlar, bölgenin dağ köylerinde oturan, fırıncılık, pastacılık, aşçılık, ve terzilik gibi zanaatlarla dışarıda çalışan, evlerinde ise hayvancılık ve çiftçilikle uğraşan Hemşinliler ile komşudurlar” dedikten sonra, Lazları getirip isminin “Alazan” ve “Çanar” olduğunu söylediği iki Türk boyuna, Hemşinlileri ise Oğuz boyuna bağlamaktadır. Kırzıoğlu’na göre Lazlar ne Megrel’dir ne de Gürcü. Çünkü, “Bütün kaynaklarda Megrellerin çok tembel oldukları belirtilir. Lazlar ise namuslu ve çok çalışkandırlar; namus için adam öldürür ve mertçe yaşarlar, kadınları iffetlidir. Megreller, ortabaşlı(mezosefal) ve çirkin yüzlüdürler. Lazlar ise bütün Türkler gibi yuvarlakbaşlı(brakisefal) ve güzel yüzlü, yakışıklıdırlar. Lazlar Müslüman olmadan önceleri de kendi çocuklarını satmaz, köle ve cariye ettirmezlerdi. Megreller ise M.Ö. 6. yüzyıldan ta geçen asra kadar, öz evlatlarını, ya vergi olarak hakim devlete verir veya kazanç için başkalarına satmakla tanınmışlardır.”

Kendine göre bir kaş yapmak isterken göz çıkaran bu onaltı sayfalık broşür şu cümlelerle sona eriyor:“Lazların Hemşinlilere, bütün Türklere kullandıkları isimle (simekhi) diye hitap etmeleri, Köroğlu soyadlı Hemşinliler, Hoşmeri ve öteki Türk-köylü yemeklerinin yaygınlığı, çok sağlam bir aile bağı ve  örnek namus/iffet duygusu, kan gütmenin olmayışı, çarlık zamanında Kırım ve Rusya içlerine varınca gurbetçi gidilerek kazançların sonunda eve-köye getirilmesi geleneği… Çamlıhemşindeki bazı kabirlerde bulunan koyun heykelleri, Türklerin çok eskiden buralarda yaşadıklarına dair en kuvvetli delildir.”

Görüldüğü gibi, yukarıdaki satırlar “en kuvvetli deliller” olarak sunulmaktadır. Müzisyen dostum Kazım Koyuncu, ben bu çalışmamı tasnif ederken şöyle bir yorum yapmıştı : “Türkçe sözlüğe girmeyecek yüzlerce kelime, deyim, yer ve nesne isminin yaşadığı bir yerde bilim adına böyle laflar etmek, gökyüzüne  kuyudan bakmaktır”. Türkolog olan Kırzıoğlu, “Rize Tarihi(Milli Tarihimizde Rize Bölgesi)” adlı çalışmasında ise özetle şunları yazmış:“Rize kesimindeki bizim Lazlar, Karadeniz’in doğusundaki koldan buraya gelmişlerdir. Kafkas Sıradağları ve çevresi yerlilerinin dilinde, yabancı adların başındaki sesleri yutma alışkanlığı vardır ” dedikten sonra, “ bizim Alaz da ilk sesi yutarak Laz olmuştur” diye devam eder. Kırzıoğlu, bu hece kaymaları ve ses yutmalarına, incelediği bütün kavimlerin veya etnik grupların hemen hemen hepsinde değinir. Ancak, bu ses kaymaları genellikle Türkçe sözcüklerden diğerlerine doğru olmaktadır. Fahrettin Kırzıoğlu’nun; bilimadamı kimliğiyle, bilim dışı veriler ve yöntemler kullanarak (devletin benimsediği, uçan kuşu bile Türk yapma ideolojisi adına) bölgede bir etki alanı yarattığını söyleyebiliriz. Konuştuğumuz Lazlar, “her Megrel Lazdır, her Laz Megreldir” cümlesine vurgu yaptılar. Bilge Umar ise, “Gördüğümüz üzere Alazia, Alazonia ve Alazonlar Mysia yöresi tarihsel coğrafyasının adlarıdır. Hal böyle iken Kırzıoğlu’nun Alazonları Lazlar’a eşitlemesi neye dayanmış olabilir, bilemiyorum.” diye yazmaktadır.

L.Haçikyan’ın, tarihçi rahip Ğevond’un 1887’de yazdıklarından aktardığı bilgilerde, Hemşin’in Bizans İmparatorluğunun kuzeydoğu ucundaki Khaldiya’ya yapılan göç sonucu kurulduğunu okuyoruz. Bu bilgilerde; Ayrarat eyaletinden Arap fetih seferleri sırasında göçüp gelen 12.000’den fazla köylünün başındaki öncülerin  ise Amatuni soyundan Şapuh, onun oğlu Hamam ve diğer Ermeni beylerle süvariler olduğu belirtilir. Arap boyunduruğuna karşı savaşmış olan bu Amatuni topluluğu kendilerini Gürcistan sınırında yetişen Arapları burada yenilgiye uğratıp Çoruh (Çorokh) nehrini geçtiklerinde, İmparator Kostandin’in onları karşılayıp yerleşecek yurt toprakları verdiğini, bu göçmen grubun 789 – 790 yıllarında bir beylik kurduklarını ve adına “Hamşen” dediklerini de buradan öğreniyoruz. Hamşen veya “Hamamaşen” adının ise, “Hamam Amatuni” adından geldiği  belirtiliyor. İlk kuruluş yerinin, Fırtına Deresinin yukarısındaki Zilkale ve Varoş bölgesi gösterilen Hemşin için bazı yazılı olmayan kaynaklarda, kuruluş yeri olarak Çingit köyünden de bahsedilir. Kırzıoğlu, Amatunilerin Türk soyundan geldiğini savunur, Orhan Naci Ak ise ona katıldığını belirtir ve “Hemşin’e gelip yerleşen Türklerin çoğunluğu sayesindedir ki Müslümanlığı seçen eski Hristiyanlar, dillerini tamamen unutarak Hamedan kökenli Türkler olarak eski kimliklerine kavuşmuşlardı “ der. (Ak’a göre; 7. yüzyılda bu bölgeye gelip yerleşmiş olan Hamedan kökenli  Türkler, Hıristiyanlığı kabul ederek dillerini de zamanla değiştirmişlerdi, tabi oldukları mezhebin gereği olarak da Ermenice konuşuyorlardı. Amatunilerin gelişiyle ise önce müslüman olmuş, sonra da yeniden Türkçe öğrenmişlerdi). Hamedan veya Hamadan’ın eski adının “Ekbatan” olduğunu ve bazılarının bildiği gibi Orta Asya’da değil, İran’ın batısında bulunduğunu da yeri gelmişken burada belirtmiş olalım.

Yukarıda Khaldia olarak andığımız coğrafyaya adını veren Khaldiler (veya Haldiler), aslında Urartuların devamıdır. Ord.Prof Dr. Şemseddin Günaltay da “Yakın Şark IV”  adlı kitabında buna değinir. M.Ö. 585 yıllarında Urartu Krallığının yıkılışından sonra bu dağlık alana çekilmiş olan Urartular, sonraki yıllarda Khaldi ismiyle anıldılar. Bu kavim Heredotos’un Alarodienler (veya Alarotlar)  olarak adlandırdığı kavimdir. Bunu Asur yazıtları da doğrulamaktadır. Bu ismin kökünde, Urartuların Khaldi isimli bir tanrıya tapmaları yatar. Ermenilerin de Urartu orijinli olduklarına dair iddialar vardır. Ancak; Strabon, Heredotos, Ksenofon veya başka bir kaynakta bu doğrulanmaz. Hatta, Ermenilerle Khaldilerin zaman zaman çok kanlı çarpışmalara girdikleri bilgisine rastlanır.

Erhan Ersoy, etnik olma özelliklerini şöyle belirtir:

“Etnikliğin en önemli özelliği; kollektif bir ad, ortak bir soy miti, paylaşılan tarihi anılar ortak kültürü farklı kılan bir ya da birden fazla özellik, özel bir yurtla bağ ve nüfusun önemli kesimleri arasında dayanışma duygusudur. Bu özellikler etnikliğin belirleyici özelliği olup, bir topluluğa etnik bir grup demek için bu maddelerin hepsinin bir arada olması gerekmez. Bir etnik grup bu özelliklerin ne kadar çoğuna sahipse o oranda etnik kimliğini daha belirgin olarak ortaya koyar”.

Minas Bijişkyan ise 1817-19 yıllarında yazdığı “Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası” adlı kitabında şunları söylüyor:

“Hemşenlilerden müslüman olanlar Hristiyanhk adetlerini muhafaza etmiş olup, bilhassa Vartavar Yortusu günü hepsi de kiliseye gider, mum yakarlar ve cedlerinin ruhu için kurban keserler. Halk cümleten Ermenice konuşur. Kurşunlu ve Sürmene’ye gitmiş olan Hemşenlilerden Kurşunludakiler Hristiyan kalmışlardır.”

Amadunilerin; müslümanlık öncesi İranından bazı inanışları da yanlarında getirmediklerini, Hemşindeki hayatlarına -ekmekteki tuz kadar bile olsa- katmadıklarını, dahası, o inanışları bugünkü Hemşinlilerin bir biçimde yaşatmadıklarını kim söyleyebilir? Bijişkyan’ın dinsel bir içerikle birlikte andığı ve Hristiyan Ermeniler tarafından “İsa’nın Tecellisi (görünüm değiştirmesi)” olarak bilinen “Vartevor” etkinliği, bugün de yaşamaktadır. Ancak, ne kesilen koyunların kurban gibi bir amacı olduğuna, ne de Vartevor’un direkt olarak dinsel bir içerik taşıdığına dair hiçbir ize rastlanmıyor. Köylüler bir düğüne, şölene veya hayatlarında büyük anlam ifade eden bir davete katılacakmış gibi en güzel, en alımlı elbiselerini giyerler, sabahın erken saatlerinde tulum ve türküler eşliğinde yola koyulurlar.Hopa Hemşinliğinde ise eskiden Vartevor gibi bir etkinlik olsa bile, uzun yıllardan beri buna  rastlanmıyor. Bazı kaynaklarda, İsa’dan önceki yıllara dayandığı ve “Vardavar Bayramı” adıyla altı ay arayla tekrarlandığı söylenen bir etkinlikte tanrıça Anahit’in  heykeli etrafında dansların yapıldığı yazılıdır. Şemseddin Günaltay, adı geçen eserinde, vaktiyle Ekbatan’da da bir Anahit tapınağının bulunduğunu belirtiyor.

Bazı kaynaklarda Hemşin’in Osmanlılaştırma ve İslamlaştırma sürecinin yoğunluk kazandığı dönem olarak 16.yüzyıl (1. Selim zamanı) gösterilmekte, Hristiyan ve Müslüman Hemşinlilerin iç içe yaşamaları nedeniyle de bu sürecin uzun yıllara yayıldığı ve 18. yüzyılda  din değiştirme sürecinin tamamlandığı belirtilmektedir. Ali Taşpınar, “Rize Tarihi” adlı çalışmasında bu dönemle ilgili olarak şu satırları kaleme almış:

“Ayrıca gerek Hemşinlilerin ve gerekse de çevredeki Müslüman Türk boylarının Türkçe konuşuyor olması, en önemli yakınlık sebebi idi. Şüphesiz bu yakınlaşmadan hoşnut olmayanlarda vardı. Bunlar Gregoryen Hıristiyan Ermeni papazları idi. Ezan seslerinin Hemşin vadi ve yaylalarında yankılamaya başlamasıyla birlikte, artık kilise yoluyla Ermenileştirmek politikasının da sonu gelmişti. Nitekim Elevid Köyündeki son Ermeni papazı Yakovid de, Hemşin’den kovulunca Ermenilerin tüm hayalleri suya düştü. İspir Atabeklerine bağlanan Hemşinlilerde İslâmlaşma hareketi hızlı oldu.”

Ali Taşpınar’ın kitapta sözünü ettiği Elevit Köyündeki bu süreçle ilgili olarak, Haçikyan da aşağıdaki satırları aktarıyor:

“Doğal olarak hıristiyan örf ve adetleri eski nesille birlikte ve din görevlilerinin planlı mücadelesinin de etkisiyle unutulup yok olacaktı. P.Tumayantz’ın belirttiğine göre, koca ülkenin bir tek Yeğnovit (Elehovit) köyünde hıristiyanlığını koruyan yirmi aile kalmış. 1840lı yıllarda islamı kabul eden birkaç ailenin hıristiyanlığa geri dönmesi, bu tür olayları önlemek için mollaları harekete ge­çirdi. Onlar halkı etkilemek üzere müslümanlar için yedi Er­menice sözcük bir küfre eşittir diye fetva verdiler. Fakat Türkçe bilmeyen kadınlar birkaç köyden mollaları sopalarla kovdular, buna karşın erkekler, katliam korkusuyla toplandılar ve her Er­menice konuşanın ağaya beş koyun ceza vermesine karar verdiler.”

Önümüzde, coşkun akarsularının üstünde kurulan değirmenleri, kemerli taşköprüleri, sakız kokan çam ormanları, romantik harabeleri, bin yıllar ötedeki Ksenofon’un askerlerini bile sarhoş edip uyutan deli balları, alabalıkları, tulumu, türküleri, dili, kültürü, puşili kızları, gülen yüzlü insanları ve yeşil ile mavinin aklımıza gelmeyecek tonlarıyla  çizilen farklı tablolar durmaktadır. Kimin hangi tabloyu nereye koyacağını ise, kendi algılarına göre soracakları sorular belirleyecektir.

1843 – 1844 yıllarında yolu Hemşin’den geçen Alman Bilim adamı K.Koch’un yazdıklarına göre Hemşin, “Voyvod” adlı memurlar yönetiminde yarı bağımsız bir durumdadır. Hemşin sancağının merkezinde ise, asıl Hemşin’den başka üç de derebeylik vardır. Birinin merkezi Cimil köyü, diğeri Mapavra nehri kıyısındaki Ortaköy, üçüncüsü ise deniz kıyısındaki Athena kasabasının ikibuçuk saat uzağındaki Marmanad köyüdür. Karl Koch’a ait seyahat notlarının Türkçeye çevrilmesi sırasında Kırzıoğlu’na ait tezleri destekler tarzda tahrifatların yapılması, hatta, kitapta olmayan satırların ilave edilmesi karşısında; Alman araştırmacı R.Benninghaus tarafından, bir Kırzıoğlu savunucusu olan Muzaffer Arıcı’ya yöneltilen önemli eleştiriler vardı. Aşağıdaki satırlar ise Orhan Naci Ak’a ait :

“Tarihi Hemşin kazası Hemşin, Çamlıhemşin ilçeleri ile Çayeli ilçesinin Kaptanpaşa bölgesini içine alan geniş bir alana yayılmıştı. Hemşin’de yaşayan Hristiyanlar, Müslümanlığı topluca kabul etmedikleri için buralara Türkçe konuşan Müslümanlar göçettirilmiş ve Hristiyan Hemşinliler de Sürmene, Trabzon ve Çarşamba’ya göçmüşlerdi. Müslümanlığı seçen Hemşinliler tabii olarak, köylerinde kalmışlar ve Türklerle içice yaşayarak ve hısımlıklar kurarak ana dillerini unutmuşlardı. Zamanla Türkçe bütün bölgeye yerleşmiş ve halkın anadili olmuştu”.

Hemşinlilerin müslümanlığı kabul etmek şartıyla kendi köylerinde kalmalarına izin verilmesi ve Türklerle iç içe yaşamaları nedeniyle anadillerini unutup Türkleştiklerini kabul ettiğimizde; neden Lazlar için de aynı sürecin işlemediği sorusu geliyor aklımıza. Hem Lazların nüfus yoğunluğu, hem de Laz eşrafın sahil ve bölgenin ekonomik hayatındaki ağırlığı  burada etkili olmuş mudur? Günlük konuşma dilinde kendini gösteren Türkleşmenin, Hemşin’e özel eski gelenekleri ne kadar Türkleştirdiği de yine başka bir sorudur. Varolan geleneklerin zaten Türk olduğunu  duymak ise, bu soruya alınacak muhtemel yanıtlardan bir tanesidir.

16.yüzyıl Osmanlı kaynaklarına bakacak olursak Trabzon Salnamesinde verilen bilgilere göre Hemşin Trabzon vilayetinin kazalarından biriydi; Hemşin, Karahemşin ve Eksanos adlı üç adet nahiyeye ayrılıyordu. Hemşin topraklarında bu çağlarda 34 köy, 671 hane yaşıyordu. Bu hanelerin 214’ü Müslüman, 457’si hristiyandı. Bu bilgilerin yanında Hemşin halkının etnik yapısından sözedilmiyor. Çünkü Osmanlı için ahalinin Müslim ya da gayrimüslim olması önemliydi. Bu konuda C. Palgrev şunları söylüyor : “Hemşin bucağında kalabalık bir Ermeni kolonisi oturur. Hemşin bucağı çevresinde yaşayan yaklaşık 40 köy ve 20 bin nüfustan 17 bin’i müslüman, 3 bin kadarı da hristiyan Ermenidir. Müslümanlar arasında Ermeniler çoğunluktadır.”

Erhan Ersoy’un “Hemşinli Etnik Kimliğine Antropolojik Bir Bakış” isimli araştırmasında da geçmişe ait izdüşümler var:

“Günümüzde Hemşinliler (büyük ço­ğunluk) gerçek kökenlerini unutmuş gibi görünmekle (Ermeni kökenliliği reddetmekle) birlikte, dilden dile aktardıkları söylence veya mitlerinde geçmişte Ermeni bir toplumla akrabalık (soy) iliş­kilerinin bulunduğunu gizlememektedirler. Bu türden öykülerin or­taya koyduğu gerçek ise, Türk kökenliliğin benimsenmesi yö­nündeki dayatmalara karşın, toplumun belleğinde yer alan etnik köken bilincinin elverişli zeminler bulunduğunda ortaya çıkmasıdır denebilir. Buna ilave olarak Hemşin halkının yaz mevsimindekitranshumans akiviteleri de eski Pontik kültürlerinin sü­rekliliğine uygun zeminler oluşturmaktadır. Sözkonusu zonal ha­reketlilik içinde, özellikle yüksek yaylalarda düzenlenen Vartavar ve Hodoç şenlikleri sürekli yerleşim alanları ve kentlerde dağınık olarak bulunan (mekânda parçalanmış) birey ve grupları biraraya getirerek Hemşinli kimliği etrafında nüveleştirmek gibi önemli bir işleve haizdir.”

Hale Soysü, “Kavimler Kapısı – 1” adlı eserinde Hemşinlileri tanıttıktan sonra,coğrafik yerleşim alanlarını ‘Ermenice konuşanlar’ ve ‘Türkçe konuşanlar’ diye ikiye ayırıyor. Hopa tarafında yaşayan Doğu Hemşinlilerin  Ermenice konuştukları  halde, Ermeni kökenini  inkar ettiklerini belirtiyor ve  bu durumu ‘Ermeni olmadıklarını Ermenice söylüyorlar’ diyerek özetliyor.

Gerek kendi köklerinin tarihteki izini “etnik duygular”la süren, gerekse o etnik gruba “milli kaygılar” la yaklaşan araştırıcılar, ters açılardan da olsa bazen ironik bir biçimde “tahrifat” sokağında  karşılaşabiliyorlar. “Üstün Irk” dürtüsü ve diğerlerini aşağı görme vurgusuyla yaşayanlar (Türk soycuları) ise, herhangi bir etnik grupla  akrabalık bağlarının olabileceği varsayımını “şiddetle” reddediyorlar. Ermeni, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Çeçen ve Çingeneleri “İçerdeki Düşman” sayan bu geleneğin Hemşinliler hakkındaki düşünceleri, onların Oğuz Türkü veya ayrı bir ırk değil, Müslümanlık istisnasıyla, bildiğimiz “Ermeniler” olduğu yönündedir. Irkçı veya Soycu olmayan bazı mürekkep yalamış Hemşinliler de kendilerini “Müslüman Ermeni” olarak görürler. Bütün bunlara ilave olarak:  Türk aile tipinin de ataerkil olması; erkek çocuk(veya çocuk) annesi olmayan kadınların, kocalarının ikinci evliliğini doğal karşılayıp boşanma yerine kumaya razı olmaları; soranlara sadece erkek çocukların sayısını vermeleri; en büyük yeminin ana-avratla ilgili olması; gelinlerin en erken kalkıp en geç yatması, kaynana ve kaynata yanında konuşmaması; saygınlığın göstergesi olarak kocaya itaat gibi “ortak özellikler” nedeniyle, Ermenilerin  Türk soyundan geldiklerini veya büyük ihtimalle Türk olduklarını kabul eden araştırmacılar bile (örneğin, Dr.Yaşar Kalafat) vardır. Türk soyundan geldiklerini kanıtlamak için kafatası ölçümü yaptıran ünlüler bile var, ancak bilimin vardığı şu aşama bize Orta Asyalıların Anadolu gen havuzu içerisinde sadece yüzde on iki gibi bir yer kapladığını söylemektedir ve bu, Türklerin Anadolu’ya gelip yüzde seksen sekize eklendiği anlamına gelmektedir. (Bu konuda güzergah değiştirip yorum yoluna dalmamak için, merak edenlerin Bilim ve Gelecek adlı derginin Haziran 2008 sayısına bakabileceğini söyleyip geçiyorum ).

Bir çalışmayı, önceden saptanmış bir hedefe kilitlemek mümkündür. “Böyle bilinmesi daha uygundur” gibi bir cümleyi yedeğine alarak yola çıkmak, araştırmayı buna zorlamak, resmi tacize uğramamak için bürokrasiyle barışık rendelenmiş cümleler kurmak da  mümkündür. Merak etmek, araştırmak ve sorgulamak yerine milliyetçi dürtüleri tercih etmek ise hem mümkündür hem de çok kolaydır. Çeşitli kavimlere ait kültürler, gelenekler, dil, inançlar, farklı veya ortak tarihler vardır. Bu kavimlerden bir kaçı aynı coğrafyayı paylaşmış/paylaşıyor veya bu kavimlerin tarihte yaşadıkları coğrafyada bugün farklı isimde bir başka kavim/kavimler yaşıyor olabilir. Bugünkü ismi yeni olsa da bu kavmin aslında yeni olmayıp geçmişten günümüze kadar bu coğrafyada yaşayan halkların genel bir özeti  olduğunu söylesek, mantığın dışına mı çıkmış oluruz?

Örneğin; Trakya’ya adını veren Traklar, Anadolu’da yaşamış olan Sümerler, Urartular, Hititler… Kafkas coğrafyasında yaşadıkları söylenen Khaldialılar, Kolkhiler, Meotiler, Sarmatlar, Apaitler veya tarihte Ermenilerle Gürcüler arasına sıkışıp zamanla bu kavimler içinde eriyen Taoklar ve daha adını hiç duymadığımız başka topluluklar, uygarlıklar veya kavimler; topraklarını bir biçimde kaybedip ismen tarih sahnesinden indiklerinde, sağ kalanlar başka bir gezegene mi gittiler? Yoksa aynı coğrafyaya yeni gelenlerle birlikte, egemen olan kavime karışarak, biraz onlara benzeyerek, biraz da onları kendilerine benzeterek hayatlarına yeni kimlikleriyle  devam mı ettiler/ediyorlar? “Yetmişiki milletin yaşadığı yer” diye bilinen yer neresidir acaba? “Anadolu” bize neyi anlatır?

Tarihe baktığımızda türlü uygarlıklar ve “barbar kavimler” görürüz. Barbar gelir, uygara ait olanı alır, istila eder ve onun yerine kendi uygarlığını geçirir. Bu bir alt-üst oluştur ve insanlığın tarihi böyle ilerler. Uygarlık denilen şey, egemen hale gelen barbarlıktır aslında. Uygarlık, bir sınıfsal hakimiyettir. Barbar ise sınıflı topluma geçememiş toplumdur. O, uygara göre barbardır. Onu geriye ve dibe iten uygarlığı doğrudan tehdit etmeye başladığında kavramın içeriği değişir, tehditle eşitlenir. Çünkü negatiftir. Fırlar ve devirir. Bu devirme, uygarın gözünde barbar akınıdır. Oysa uygarlığın tokatlayıp üstüne bastığı topluluk öne sıçramış, tokatın geldiği merkezi dağıtmıştır. Uygar ve barbar kavramlarının günümüzde ne anlama geldiğini size bırakıp konumuza dönelim.

Bir coğrafyanın kültürü, onu yaratanlar o coğrafyayı terk etseler bile o topraklardan silinmez. Beyaz rengin, bütün renklerin karışımından oluştuğunu biliriz, ama onu oluşturan renklerden birini(örneğin maviyi) baskın getirmeye çalıştığımızda, elimizde kalan beyaza yine  eskiden olduğu gibi beyaz diyebilir miyiz?

Burada, Kadir Cangızbay adlı yazarımıza ait olduğunu sandığım şu iki cümleyi kullanmalıyım: “ Milletlerin değil, kavimlerin anadili olur. Kavim temelinde millet kurmaya kalkarsan, sürekli bir çatışmayı da mukadder kılarsın”.

Günümüzde etnolojik irdelemenin ötesine taşarak etnik kimlikleri yüceltmeye ve her şeyin önüne geçirmeye adanan ömür, zaman veya çabaların; sınıfsal bilincin yönetimindeki “hayatı dönüştürme çabaları”ndan daha anlamlı olmadığını  söylemek gerekir.

Türkiye’nin toplumsal belleğindeki “Ermeni” sözcüğüne yapılan (çoğu olumsuz) yüklemeler, Hemşinli yurttaşların bu sözcüğe yaklaşımlarına da yansıyor. Bu yüzden; Ermenilere değil, ama köklerinin bir yerde Ermenilerle buluştuğu varsayımına veya saptamasına karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar. Bu tepki bir reflekstir. Korku gibi tepki de köksüzdür, yani Hemşinliye ait değildir. Hemşinliler, tarihin bir yerinde sığınmış oldukları “Hemşinli” sözcüğünün onlara verdiği “huzur” u yitirmek istemiyorlar. Bu toz ve duman arasında sadece kendilerinin değil, onların yerinde olsa başka etnik grupların da benzer tepkileri vereceğini biliyorlar.