Telifine Bandım, Para Verip Aldım

25 10 2011

Elbette ki kapitalist ilişkilerde her ürünün bir değeri vardır ve bu değer değişim değeridir. Evet, kapitalist ilişkiler kar etmeyi emreder. Kapitalizmin kutsal tapınaklarında bir takım okumuş adamlar, bu değeri doğrudan belirleyen maliyetleri en aza indirip karı nasıl maksimize ederiz diye kafa patlatıyorlar.

Bakıldığında, fikir ve sanat ürünleri de piyasaya arz edilmek üzere üretildiği için bir değişim değeri olacaktır. Basılan kitap, şarkı cd’si veya bir filmi bu yönüyle düşünürsek herhangi bir üretim bandında üretilen TV’den farkı yoktur. Fark, teliftedir.

Telif denildiği zaman ben şunu anlıyorum: Fikir ve sanat eserlerinin diğer şahıslar tarafından parasal bir getiri elde etmek amacıyla kullanılması durumunda onu yaratan sanatçıya ödenen parasal bedeldir. Sanatçı için bir hak olarak somutlanan telif, o ürünün değişim değerine yansıtılmıştır. Sanatçının rızası olmaksızın Kültür Bakanlığından bandrol alınması zaten mümkün değildir. Fakat beş bin adet bandrol alıp her cd’ye birer tane yapıştırırsınız olur biter dersek, bunu raftaki ürün için demiş oluruz. MESAM üyesi sanatçı, bu sürecin sonunda eserinin bulunduğu albüm basıldıkça telif olarak kendisine oranlanan rakamı hesabında, mesajı da cep telefonunda görecektir. 16 Lira 25 Kuruş tutarındaki telifin yatırıldığını müjdeleyen o mesajlardan arada bir bana da geliyor. Tartışmaya konu olan telifin bu telif olmadığını anlamışsınızdır.

Tavır’da okuduğum bir yazı şunları söylüyordu: “Yani bu, eserin üreticisi olarak istediği kişiye istediği ücreti alarak satma hakkını verir. İstediği parayı almadığı koşullarda eserin kullanımını engelleme hakkı vardır sanatçının ya da varislerinin. Yani telif sadece kimin hangi koşullarda kullanacağına izin vermekle kalmaz, aynı zamanda sanatçının ne kadar kazanacağını da belirlemesini sağlar.”

Telif konusunda tartışılan yön bu yöndür. Sonuçta kapitalist bir piyasa vardır ve o eserin kullanarak elde edilecek gelirden sanatçı da alabildiğinin azamisini almalıdır. Bu onun hakkıdır. Sanatçının veya yasal varislerin hangi esere hangi kullanım değerini biçtiği ise kendi bilecekleri iştir. Sanatçı bir eserin kullanılması için teklif edilen astronomik rakamı geri çevirebileceği gibi, aynı eseri bir başkasına bedelsiz de kullandırabilir. Bu da kendi bileceği iştir. Bizim irdelediğimiz, herhangi bir piyasa ilişkisi değil, ilerici ve devrimci sanatçılar ve çevreler arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğidir. Çünkü artık “her şeyin, her eserin ve her pratiğin bir parasal karşılığı olmalı” deniliyor. Sorduğunuzda, ‘biz aç mı kalalım? Tek yapabildiğimiz bu iş, bundan da para almazsak yaşayamayız’ gibi cevaplar alındığı da doğrudur. Sonunda kar olan bir organizasyon içinde bulunuyorsanız, doğal olarak bir kazanç elde etmelisiniz. Geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı bu düzenin sonuçlarından biridir. Piyasa, sanatçıyı bu kaygıları duymaya sevk eder. Oysa bazen bir etkinliğe katılmak ya da eserinin bir projede kullanılmasına izin vermek toplumsal mücadele için çok olumlu kapılar aralayabilir. Grup Yorum’un 25.yıl İnönü Stadyumu konseri öncesinde, sahnede bir şarkı söylemesi istenen sanatçının bunun için kaç para alacağını sorduğunu duysanız hangi duygular uyanır içinizde? Tek belirleyici olan para mıdır? Veya parayı veren herkes o eseri kullanabilmeli midir? O zaman yıllar önce MHP, “Dağlara Gel” türküsünü parayı bastırıp kullanmalı mıydı?

“Yıllar önce kaybettiğimiz çok değerli bir halk ozanımızın ölümünün ardından Grup Yorum, onun şarkılarından oluşan bir albüm yapmak istedi. Bunun için şarkılar seçildi, düzenlemeler yapıldı. Yorum halkımıza ait bir değeri sahiplenerek, adının yaşatılmasına ve büyütülmesine katkıda bulunmak amacındaydı. Ancak halk ozanın varisi olan ailesi, bu şarkıların kullanımı için öyle astronomik bedeller istedi ki, bu paraların yüz binlerce satıştan bile toparlanması mümkün değildi. Bu ozanın şarkıları bugün parayı bastıran herkes tarafından kullanılmaya devam ediyor” sözlerini dinlediğinizde ne düşünürsünüz?

Siyasal baskı, sınıfsal sömürü ve talana karşı şarkılar yaratan bir devrimci sanatçısınız. Sanatınızı bu düzeni kökünden kurutacak bir damla kibrit suyu olsun diye üretiyorsunuz. Hapislikler görüyorsunuz, tedavi edilmeniz engelleniyor, sürgünler yaşıyorsunuz, belki sizin varlığınızdan bile bihaber olan insanlar adına bedeller ödüyorsunuz, ölüyorsunuz. Sonra bir gün, benzer süreçlerde benzer bedeller ödemekte olan başka sanatçılara bu şarkılarınızı “parasal bedelini ödersen kullanabilirsin” diyorsunuz. Veya varisleriniz böyle diyor. Oysa biliyorsunuz… O eserinizi okumakla, o sanatçı borsadaki bilmem hangi şirketin hangi kağıdından birkaç yüz lot almayacaktır. Toplumsal mücadeleye adanan eserleriniz, toplumsal mücadele içindeki sanatçılar tarafından icra edildiğinde siz o mücadele içinde yeniden var olmaz mısınız? Eğer yaşamıyorsanız, yeniden dirilmez misiniz? Buradaki ölçü nedir? Buradaki ölçü, o eseri kimin kullanacağı ile ilgilidir. O eserin yaratılış amacı ile kullanan sanatçıyı yan yana koyarsanız bunu anlarsınız. Aslına bakılırsa, toplumsal mücadele içinde ve o mücadele için yaratılan eserlerin sahibi, o mücadelede taraf olan güçtür. Bugün aynı mücadeleyi veren ilerici ve devrimci güçler bu mirasın yasal olmasa da meşru sahibidir. Devrimci mücadele içinde bunun bir patenti olmaz. Aileler veya mirasçılar bu eserlerden gelen telif olmaksızın yaşayamıyorsa, tıpkı o eseri yaratan sanatçı gibi bu düzenin karşısına dikilmeleri gerekmez mi? Çünkü bu düzen, o telif geliri olmazsa hayatınızın tökezlemesine yol açmaktadır. Devrimci anne veya babasıyla biyolojik bağdan başka  ilişkisi kalmamış bir evlat düşünün. O evlat acaba o direngen sanat eserlerini üreten babanın veya annenin evladı mıdır şimdi? Mirasçı ile mirasyedi arasında bir fark yok mu?

O anne veya babanın kavgasını bugün reddedeceksiniz, yabancılaşacaksınız ama o kavga içinde ve o kavgaya adanan şiirleri, şarkıları, resimleri veya başka sanat eserlerini kendi anne veya babanızın bugünkü kavga yoldaşlarına bir mal gibi sunacaksınız. Şüphesiz ki insanın hayata bakışı da değişebilir. Ama buradaki sorun, sanatçıyı sinek gibi ezen düzene, bir varis olarak şimdi sizin biat edip etmediğinizdir. O zaman, babanızdan kalan politik mirası reddettiğiniz gibi eserlerini de reddedeceksiniz.

Hasan Dağı türküsünü bilirsiniz. Bir arkadaşı bu türkünün Ruhi Su ile ilgili öyküsünü çok etkileyici bir biçimde anlatır. “Hepimizi bir otobüse doldurup, birbirimize zincirle bağladılar. Geceleyin Niğde Ovasından geçiyoruz, çişimiz geldi. Otobüsü durdurup dışarı çıktık. Birbirimize zincirle bağlı olduğumuzdan, birimiz çişe oturdu mu hepimiz oturuyor, kalktı mı hepimiz kalkıyoruz. Anadolu bozkırı yaz gecelerinde dehşet güzel oluyor. Büyülü, saydam bir gece… Ay ışığı altında Hasan Dağı yalap yalap ediyor. Uzakları, dağları, özgürlüğü gözlerimizle okşuyoruz. İşte tam bu anda Ruhi Su birden coşuyor. Sanırsınız Hasan Dağı binlerce, milyonlarca yıldır karnında sakladığı ateşini çıkarıyor: Gidiyor kalktı göçümüz/ Gülmez ağlamaz içimiz/ İnsan olmaktı suçumuz/ Hasan Dağı, insan olmak.”

Şimdi siz kafanızda hayali bir kurgu oluşturup, Ruhi Su varisleri tarafından bu türküyü okuması karşılığında telif olarak Grup Yorum’dan yüksek miktarda bir para istendiğini düşünün. Oysa Grup Yorum bu türküyü okurken Hasan Dağına doğru kolları arkadaşlarına zincirli olarak ayağa kalkan Ruhi Su değil midir şimdi? O türküyü herhangi bir sanatsal albüm çıkarmak amacıyla değil, toplumsal mücadele içerisinde yaratılan bir türkü olarak alıp bugünkü mücadeleye katmak için kullanmıştır. Zaten öyle düşünüldüğü için, Ruhi Su ailesi ile devrimciler arasında bir yoldaşlık ilişkisi vardır.

Bu mesele, sanatçı veya varisleriyle oturup konuşulacak bir meseledir  hiç kuşkusuz. Haydi bunlar neyse de, ben şunu bir türlü içime sindiremiyorum: Nazım Hikmet şiirleri şu anda XYZ bankasının tekelindedir. O şiirlerin her dizesi, o bankanın düzenine ve temeline yerleştirilmek üzere sanatsal anlamda birer dinamit olarak üretilmediler mi? Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Adnan Yücel, Mahzuni Şerif, Ruhi Su, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney ve daha niceleri. “Her biri içlerinde bu sisteme duydukları öfkenin kor aleviyle yazdı, söyledi. Görmeyenler görsün, duymayanlar duysun diye. Bu sömürü ve baskı düzeni bir an önce ortadan kalksın diye.”

Bunun için nice acılar çekildi, sürgünler yaşandı. Şimdi o şiirleri üretiliş amacına uygun kullanmak isteyen başka sanatçılar o bankaya telif ödemek zorundalar. Nazım’ın çilesi, sevdası, kavgası ve öfkesi o bankaya para kazandırıyor şimdi. İşe bakın. Sistem nasıl da kendine dahil ediyor bizi bir anda. Nazım şiirlerinin internet ortamında bile paylaşılmasını engellemeye kadar gitmez mi bunun sonu? Düşünsenize; soygun düzenine karşı sınıf mücadelesi veriyorsunuz, ama bu mücadelede kendi sınıfınızın şairi tarafından yazılan şiirleri kullanamıyorsunuz. Kavga ettiğiniz sınıftan biri  parayı bastırıp almış çünkü.

Piyasa böyle bir piyasa işte. Peki, biz o piyasanın neresinde yer alıyoruz? Asıl dert bu aslında.

…………………………………………..

(Bu yazı, Tavır Dergisinde yayınlanmak üzere yazılmıştır)

…………………………………………..

Reklamlar