Rıfkı

4 08 2011

Kenarda sıralı çam fidanları var. Bir metre duvar, arkası sokak. Yavrular bir ağacın köküne iyice sokulmuş, büzüşmüşler. Gözlerin kimi açık kimi kapalı. Sarıbeyaz, siyahbeyaz, tekir ve gri. Dört kedi yavrusu.  Korkular bile içgüdüsel.

Akşam işten gelmişim, sokakta bir bağırış bir çağırış.

Baba! kedilerime bak… ben buldum… bizim olsun mu”. Nefes nefese.

Yanlarına vardık, üç tane.

“Kim aldı laaan!  kim çaldı laaaan, onu getirin ötekilerden alın!”

Siyah beyaz olan yok ortada.

“Tamam oğlum, dördünü birden nasıl bakacağız ki… gözleri daha açılmamış bile. Anaları arar, bulamaz, ağlar. Biraz anne sütü içsinler, büyüsünler. O zaman istediğine bakarız. Söz”. Kedileri alınan yere, kuytu bir köşeye bıraktık. Kuru dallar arasında ötekini gördük. Siyahbeyaz. Onu bizim bahçeden kaçıran hırsız annesiymiş meğer. Fırat’a söylediklerim yerini bulmuş oldu. “Bak baba” diyor… “formalarımız aynı”.

Yavruları beslemek yerine anneye yemek götürdük arada bir. Süt olsun, memeleri dolsun diye. On beş gün kadar sonra bir akşam, annelerinin peşine takılıp bizim bahçeye geldiler. Misafirliğe. Gözleri açılmış, fıldır fıldır. Bir iki derken, bizim bahçeyi mesken tuttular. Yerleştiler. Gidecekleri yok. Onlara haftada bir

akciğer pişirdik. Bir ciğer üç gün dayanıyor. Pişirirken hiç iyi kokmuyor.

Koşturmalar, ağaca tırmanmalar, dalaşmalar, yuvarlanmalar.

Sonra bir gün onu gerçekten çaldılar. Bulamadık. Gri olanı ise köpek kaptı, sarıbeyaz kendiliğinden öldü. Geriye baştan beri “bu kesin ölür” dediğimiz tekir kaldı. Beslemeye devam ettik ve ona “Miro” adını verdik.

Mukavva bir televizyon kutusunu naylon ile kapladık, konforlu ve yumuşak       

bir ev yaptık. Miro hayatından memnun, büyümeye başladı.

Bir sabah işe giderken sokağın kenarında gördüm ikisini. Annesi uyur gibi uzanmış, Miro da başını memelerine uzatmış süt aranıyor. Başını memeden kaldırdı, bana baktı. Annede kıpırtı yok. Başı yerde ve kan sızan ağız kısmına çok sayıda karınca toplanmış. Güne kötü başlamıştım.

Miro bahçenin tek kedisiydi. Arada bir peşine başka kediler takıldı, onları da kovaladık. Havalar soğumaya başladığında panjur ile cam arasına bir kutu koyup Miro’yu oraya taşıdık.  Geceleri orada yattı, soğukları orada geçirdi, sabah panjuru kaldırınca dışarı çıktı, akşam kutusuna girip uyudu. Bir zaman geldi, başka kedileri bahçeye bile yaklaştırmamaya başladı. Narin gövdesine bakmadan onlara saldırıp kovaladı. Bu davranışları normal değildi. Bir – iki gün sonra, sanki yardım ister gibi yüzümüze bakıp miyavlamaya başladı. Yemek versek de yemedi. Günü böyle geçirdi. Akşam erkenden kutusuna girdi. Camın önüne oturdum, onu izledim. Bir saat. Bu halde dışarıya çıkmasın diye panjuru indirdim. On dakikalığına içeri girip geldim, üzeri beyaz desenli sarı bir yavruyu yalamakta olduğunu gördüm. Miro doğurmuştu. “Aaa, erkek değilmiş. Miro dişiymiş”. Günlerce bahçeden uzaklaşmadı. Orada nöbet tuttu. Otların üstünde yattı, girip yavrusunu emzirdi, tekrar otlara yattı. Günleri böyle geçti.

Gözler açıldığında yavruyu elimize almaya başladık. Mavi gözlü, korkak, ürkek, sevimli bir yaratık. Adını “Rıfkı” koyduk.

Nisan’da ev tadilatı başladı ve iki ay sürdü. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı Miro onu ağzına alıp çatıya taşıdı. Orada yaşamaya başladılar. Tadilat bittiğinde Rıfkı da büyümüş, genç bir kedi olmuştu. Mahallenin sevgilisi, yakışıklı, sarışın delikanlı.

Sokaktan geçen herkes ona mutlaka bakar, severdi. Kendinden büyük kedilere kafa tutuyor, geri kaçıyordu. Bazen konuşulanları anlıyor mu acaba diye soruyordum kendime. Onu yere yatırmak, otların arasında yoğurup oynamak bir zevk. Çocuklar onu nokta gibi kırmızı ışık saçan lazer oyuncağıyla oynatmayı çok seviyorlardı. Yerdeki kırmızı noktanın peşinden yoruluncaya kadar dönüp duruyordu. Bir akşam o kırmızı noktanın peşinde ağacın tepesine kadar çıkarmış, indirmiştim.

Bahçe kapısının üstündeki demir pergolaya çıkar, tam orta yerine ayaklarını sarkıtarak oturur ve etrafı seyrederdi. Beni her akşam orada beklerdi. Onu banyoya sokup yıkarsam küser, bir gün yanıma uğramazdı. Arkadaşımdı. Aramız iyiydi. Ara sıra Miro’dan dayak yiyordu. Miro onun kendi yavrusu olduğunu hatırlamıyordu anlaşılan. Miro için Rıfkı, yiyeceğine ortak olan herhangi bir sevimsiz kediydi artık. Rıfkı akşama kadar kucaktan kucağa geziyordu. Bahçe kedisi olmasına karşın ev oturmalarına gidiyordu. Onu alıp evlerine götürüyorlar, tekrar getiriyorlardı.

Evde Pazar akşamlarının yemeği balıktır. O akşam tıka basa balık yedi. Sabahleyin çağırdım, yanıma gelmedi. Tembel bir hali vardı. Başka sabahlar daha panjur sesini duyar duymaz camın dibinde biterdi. Bu sabah yattığı yerden bana sadece bakmakla yetinmesini akşamdan iyice doymuş olmasına bağladım.

Akşam işten döndüğümde Rıfkı ortalarda yoktu. Her yeri aradım, yoktu. Kimse bilmiyordu. Geç vakitlere kadar onu bekledik. Gelmedi. O kadar güzeldi ki, onu çaldıklarını düşünmeye başladık. Başka bir anlamı yoktu bu kayboluşun.

İki gün sonra akşam eve geldiğimde bizim arka bahçede bitkin bir biçimde yattığını söyledi çocuklar. Yanına gittim. Gözlerini hiç ayırmadan bana bakıyordu. Gözbebekleri büyümüştü.

Çocuklar bir kapla su vermişler, içememiş. Başı ve ayakları ıslanmış. Başını kaldıracak takati yok. Titriyor. Kucağıma alıp eve götürdüm. Tadilatta yaptırdığımız kaloriferi ilk kez onun için açtım. Bir minder üstüne yatırdım, ısıttım. İyice kurudu. Kucağıma aldım. Yine bitkin. Hiç bir şey yememiş. Dinlenmesi için tekrar minderin üzerine yatırdım, kendi haline bıraktım. Yirmi dakika kadar sonra Ozan, “Baba, Rıfkı gidici galiba” dedi. Kucağıma aldım. Artık arka ayaklarından soğumaya başlamıştı. Santim santim ölüyordu. Canı gidiyordu. Gözleri gözlerimde. “Ağlama babalık… benden bu kadar… kusura bakma… hoşça kal” der gibiydi. Gövdesi iyice kaskatı kesildi. Sonra dili dişlerinin ucuna geldi.

Kediler öleceklerini anlayınca evden uzağa giderler, ortalıkta gözükmezlermiş. Ah Rıfkıcık… Ölmeden önce bizi son bir kez görmek istedin demek.

Rıfkı kucağımda öldü. Gözümün önünde doğmuştu, kucağımda öldü. Bahçeye gömdüm. Bütün bahar ve yaz boyunca mezarının üstünde büyüyen her bitkide ve her çiçekte onu görecektim. Rıfkı’yı hep orada düşünmek zor gelecekti. Tekrar çıkardım, sevdim, bir naylon torbaya koydum. Yarın çöp günü. Aşağı sokaktaki diğer torbaların yanına bıraktım. Tekrar gidip almayı düşünsem de vazgeçtim. Zaten o kadar poşetin arasında Rıfkı’nın nerede olduğunu bulamazdım.