Başka Bir Şey

29 07 2011

Başka Bir Şey

 

Adına “Metrobüs” dedikleri uzun otobüse binmişiz, Avcılar’dan Mecidiyeköy’e yol alıyoruz. Ayaktayız. Binenler inenlerden çok. Kalabalıklaşıyoruz. Belli ki çoğu Taksim yolcusu. Bugün 1 Mayıs.

Sağ yanımdaki delikanlı, bu Pazar sabahı otobüsün neden bu kadar kalabalık olduğunu soruyor arkadaşına. “Lan oğlum bugün 1 Mayıs ya…” cevabını alıyor. “Yaa çok acıyom şu polislere, işleri çok zor, Allah yardım etsin” diyor sonra. Delikanlı için bugün Taksim meydanına gitmek dağa çıkmak gibi bir şey olmalı. Yoksa dağda ölen bir akrabadan niye söz etsin durup dururken. Daldan dala atlıyor konuşmalar. Belli ki işe gidiyorlar. Aynı yerin işçileri. Gariban çocuklar.

Anlamak için insanın kendine soru sorması gerekmese de soruyorum. Gelip geçiyor. Taksim’i dağ yapan delikanlı yerine koyuyorum kendimi. Dağlara ölmek için mi gidilir hep? Ernesto’yu hatırlıyorum. Savaş Anıları ve Bolivya Günlüğü’nü okuduğum günler geliyor aklıma. Bu çocuklar kadardım en fazla. “Dağ bir sonuçtur” diyor içimdeki ses. Oraya çıkmaya can atılmaz. Dağ kendini dayatır, mecbur kalırsınız. Önemli olan sizin ne için orada olduğunuzdur.

Diyor ya şair: Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu…

Dünyanın neresinde olursan ol, ister dağda ister bağda. Bir kavganın içindeysen ölmek bir ihtimaldir senin için. Yaşamak da. Asi, şaki, terörist sayılacaksın. Terörizm çaresizliktir. Oysa haklı kavgaların teröristi olmaz, kurtuluş savaşçısı olur. Ha Orta Doğu, ha Orta Amerika. Hakkını veren var, eksik bırakan var. Eğer kızılacaksa sana kurtuluş savaşçısı olduğun için değil, olamadığın için kızılmalı. Direnmek hayatın emridir ve ölme ihtimali bunu yok etmez.

En masum hak talepleri şiddetle susturulan insan, yaslanacağı o dağı çölde de olsa bulur şehirde de. Bazen zararla oturacağını bilse bile öfkeyle kalkar. Bu işlerde kar zarar  hesabı olmaz. Şu sözlere kulak verin: Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim. Çok güvenli görünüyorsunuz. Fakat sanmayın bu böyle gidecek.  Öfke ve nefret büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerle birleşecek, biliyorum. Şimdi cesedimi kaçırıp sakladığınızı, kapıyı avukatlarıma kapattığınızı görür gibiyim. Ulrike Meinhof kendini astı diyeceksiniz. Cesedi incelemek yasak, soru sormak yasak.  Ama kendi korkunuzu yasaklayamazsınız. Her katile özgü korkuyu yasaklayamazsınız. Cesedim bir dağ gibi ağır olacak. Ulrike Meinhof’u öldüremeyeceksiniz. (Ulrike, 9 Mayıs 1976’da hücresinde ölü bulundu. Alman devleti onun intihar ettiğini açıkladı).

Kuru sıkı milliyetçi laflar, hiç bir ezilmişliğe çare değildir. “Milliyetçilik, kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olanların aptalca yurtseverliğine dayanır” diyor Albert Einstein.

Ey yıllardan beri bu dünyanın sefasını süren birbirinin kopyası muhteremler. Millici olmak başka, milliyetçi olmak başkadır. Milliyetçiliğin makrosu da birdir, mikrosu da. Tabloda seçilen bir rengi değil, tablonun kendisini savunmaktır doğru olan. Sizinle aynı soydan gelmeyenlerin size sadece secde etme hakkı yoktur. Bir halk sürekli esas duruşta tutulmaz. Ona sürekli Orta Asya ve Dede Korkut masalları anlatılmaz. Hiç kimseye kendi damarlarında akan kanın şırıltısı suç olmaz. Bir dili var, kültürü var. Yok sayılmaz. Bir halk yasaklanmaz. Soycu milliyetçilik dayatması işleri Arap saçına çevirdiğinde; en az senin kadar yerli olan o halk bu kez din kardeşliğiyle tavlanmaya çalışılmaz. Otuz yıl helikopter sesleri altında uyanan kardeşe açılım ve saçılım tiyatrosu oynanmaz. “Bakın hepinizin çarığı var, niye memnun değilsiniz” diye sorulmaz. Çarık devri geçti çoktan.

Milliyetçilik böler.

Dincilik böler.

Biri diklemesine, biri yanlamasına. Önemli mi?

Daha bir hafta önce çatışmada insanlar ölmüş. Askerlik zorunlu olmasaydı belki hiç biri orada olmayacak olan gencecik delikanlılar. Cemaatçi yazarın yazdıklarına bakın: ”Aslında 13 değil 12 şehidimiz vardır. Hataylı asker Alevidir. Alevilerden şehit olmaz. Onların bastığı yerde namaz dahi kılınmaz.”

Bunun adı nedir? Bu yazar hangi büyük kalabalığın duygularına tercümandır? O duygular hangi eğitim sürecinde çoğalmıştır? “Halk arasında kin ve nefret duyguları uyandıran…” diye başlayan yasalar nerededir? Onu görmeyelim, başımızı bu tarafa çevirelim,“Ermeniyi vuran” katile 20 yıl, cinayetin peşini bırakmayan gazeteciye 32,5 yıl isteyen adalete bakıp kendimizi iyi mi hissedelim?

Uçan kuşu bile kendinize benzetme telaşı nedir? Size enternasyonal’i hatırlatıyorum, başka bir kardeşlikten bahsediyorum. Haydi bana zındık deyin.

Bir şey olacaksanız Türkiye’ci olun. Türk olmak başka bir şeydir. Emperyalist barbarlığı kapitalizmden ayrı düşünmeyin. Onlara karşı olmak vatandan yana olmaktır. Devleti kutsamayın. Her bakımdan egemen bir etnik olarak ikide bir Türk’e vurgu yapmak milliyetçiliktir. Hayatı soy-sop ile yorumlamayın. İçinizdeki faşizme geçit vermeyin. Bakın, eski Diyarbakır Askeri Cezaevi gardiyanı intihar etmiş. Bu belki basit bir gazete haberidir. Bu haberde durun ve geriye doğru gidin. “Bir bardak su isteyecektim, gözümü açtığımda kendimi ıslak ve karanlık bir odada çıplak olarak buldum. Karşımda yüzbaşının köpeği Co, dudağım yırtılmış, üstümde üç kağıt var. İstiklal Marşı, And ve Onuncu yıl Marşı. Sabaha kadar ezberlemeliydim”  diye anlatan mazlum bir kadın sesi duyacaksınız. Kürt dili ve kültürünü geliştirmek için mesai harcamak kürtçülük sayılmaz. Laz kültürünün ölmemesi için verilen emeklere lazcılık denmez. John Lennon bir şarkısında söylüyordu:

hayal et cennetin olmadığını
denersen kolaydır
cehennem yok altımızda
üstümüzde ise sadece gökyüzü
tüm insanların bugün için yaşadığını

hayal et

………

hayal et malın mülkün olmadığını
ne açlık var ne açgözlülük
insanların hepsi kardeş
tüm insanların tüm dünyayı paylaştığını
hayal et

 

“ABC’yi öğrenmek için önlüğümüzü giyip okula başladığımızda, annemiz sandı ki önlükle fark edilmeyiz, kayboluruz okullu çocukların arasında. Ayağımızdaki ayakkabı, bir de şivemiz verdi bizi ele. Önce sıra arkadaşımızı ayırdılar yanımızdan, sonra bizi sınıftan. Biz daha o yaşlarda keşfettik, hayat boyu üstümüzden çıkaramayacağımız bir başka önlüğümüzün olduğunu” diyen çingene yurttaşlarınız da var sizin.

1 Mayıs Marşının karşısına İstiklal Marşını koyuyorsunuz. Oysa cüzdanlarınızın bir gözü Amerikan Doları, öteki gözü Euro ile kabarmış. Zor kapatıyorsunuz çıtçıtı. Altın torbalıyorsunuz lüks villalarınızda. Birçoğunuzun yerli-yabancı şirketle açık-gizli ortaklığı var. İstiklal Marşının yazarı, Sevr’i imzalayan padişahın satılmış olduğunu söylemişti. Şair ciddi bir geçim sıkıntısı yaşadığı halde ödül yerine verilen parayı kabul etmemişti. İlave olarak şapka giymemiş, ibadetin Türkçe yapılmasına karşı çıkmıştı. Bu ilave, Akif’i sizin yanınıza koyar mı? İstiklal Marşı yarışmaları düzenliyorsunuz. İki yıl önce babası Kürt annesi Rum 11 yaşındaki Marina marş okurken ağlamış, sizi de ağlatmıştı. Hatırlayın. Gurur duymuştunuz. Oysa on yıl önce Gökçeada’daki evleri üç asker tarafından kundaklanmış, dört yaşındaki Alexander ölmüş ve 15 aylık Marina ile annesi ve anneannesi zor bela kurtulmuştu. Marina ve onun annesi ve onun da annesi bu toprakların çocuğuydu. Bunu da hatırlayın.

Bir şey olacaksanız dinci değil insancı olun. Dindar olmak başka bir şeydir. Her bakımdan egemen bir din olarak ikide bir İslam’a vurgu yapmak dinciliktir. Hayatı din ile yorumlamayın. Onu hayatın bütün hücrelerine sokmayın. İnanca göre toplum mühendisliğine soyunmayın. Her şeyde dini referans göstermek dinciliktir. Bunu BOP nezaretinde yapmak, Beyaz Saray dinciliğidir. Camiye, havraya, kiliseye gitmek dincilik sayılmaz. Kilisedeki papazın, camideki imamın yaptığı şey dincilik değil. Aleviler adına Cem Evi istemek dincilik değil. Her boş alana cami yapmayı dayatmak dinciliktir. Okullarda bacak kadar çocukları zorunlu din dersine tabi tutmak dinciliktir. Hot-zot ile yaratılan mezarlık huzuru huzur değildir. O “huzurlu” yol da başka yollara kavuşur bir gün.

Hayatın hiç bir rengini soldurmayacaksınız. Bir arada yaşamın bayrağını sallayacaksınız. İnsanı, içinde yaşadığı kültürel coğrafya ve doğa ile birlikte savunup kucaklayacaksınız. Buna gönüllü değilseniz, dedikleriniz belki hoştur ama boştur.

Reklamlar