Arif Damar

28 10 2010

Arif Olan Bir Barikat

Ne zaman adını duysam, seslerin ayak sesi gelir aklıma. Yeni yetme bir delikanlı olarak iki ay önce üniversiteye başlamışım. Köşe başlarında kütüklüğü mermi dolu, eli tüfekli askerler vardı. Dışarıda onlar, koridorda onlar. Mavi bere, siyah bot ve haki elbisesiyle sert görünmeye çalışan daha dünkü çocuklar. Okulun kapısındayım. Arka cebimde aramaya takılan bir şiir kitabı… ince, dar. Altmış sayfa kadar. Yazko’dan. Üstüne bir tarih atmışım: İstanbul, 3 Ocak’81. “Seslerin Ayak Sesleri”. Arif Damar.

Haziranda kiraz dalı

Çocuklar uzansın diye

Yere doğru

Eğilir

Ne yalan söyleyim, okuduğum ilk Arif Damar kitabı budur. O günler onur adına bedellerin ödendiği günlerdi, şair ise onun omuzdaşı. Her dönemin kendine özel çocuk isimleri vardır. Bir dönem Devrim, bir dönem Ulaş, Taylan, Deniz. 80-84 arası ise Onur. “İlle de görmek için mi beklenir güzel günler / Beklemek de güzel” demiş ya şair;  beklenen, özlenen ne ise ona yakışan bir isim düşünmüşüz çocuklarımıza. Belki de bana öyle geliyor, kim bilir?

Onurumuz

O çok

O dağ

.

Aç bırakılmışızdır

Ayakta

Uykusuz

.

Onurumuz

Yıkar duvarları

Girer

Bir uzun ova gibi

Duvarların içine

.

Dudaklarımızda

Kanarken kan

Değdiririz ellerimizi

Tuzlu denizlerine

Onun

Onurumuz

O çok

O kırıla kırıla

Koruduğumuz

Arif Damar, yolu şiir barikatından geçen her çocuğa gülümser. Onun duruluğunu, sözünü dolandırmadan ve yormadan söyleyen sadeliğini yanına almadan yola çıkan şair, o kadar yolu boşa yürümüş olur. Onun beslendiği damardan beslenmeyen şair, yolun bir yerinde bunu anlar, döner, alır yeniden yürür. Almadan yürürse eksik yürür.

Büyük sözler etmez onun şiiri. Bağırmaz, bağırsa da bağırdığıyla kalmaz. Onun şiirinde, kavgasıyla var olan insan ve yine insan vardır. Şiirlerle bezeli tabutunu götüren yeşil aracın arkasından bu duygularla alkışladık onu; dostları, yakınları, yoldaşlarıyla birlikte. Şiiri ve serüveni gibiydi gidişi de. Öyle duru, öyle sade, gösterişsiz.

60’lı yıllarda, içip sohbet ettiği, saklısını gizlisini paylaştığı, gezip dolaştığı bir kardeşi; estirilen milliyetçi rüzgar ve tacizler sonunda Yunanistan’a gitmeyi düşünür. Bu can dostu Niko, adadaki evinin tapusunu Arif Damar’ın üzerine yapmak ister, kabul ettiremez. ‘Sen yoksan ben de yokum’ der şair ve o gün bu gündür bir daha İmroz adasına adımını atmaz. Arkadaşına hayatı dar eden ortamda o da bulunmak istemez.

İnsanları sevmek kolay değil,
bir hürriyet bu
çetindir memleketimde.
Ben ille varım dersen
bir gün pusuya düşersen,
insanları sevmek
büyük hüner


İnsanları sevmek büyük hüner
insanlarla beraber.

Bir yazısında yukarıdaki Niko’lu notu aktaran gazeteci yazar arkadaşım (Adnan Genç), şairin seksen beşinci yaş günü gecesi için şu anısını anlatmıştı:

“32 yıl önceydi, yani 1978. Devrimci bakış açısıyla kültür sanat hareketi ve araçlarını yaratmaya çalışıyoruz. Bir dergimiz var; adı Tavır. Korolar, fotoğraf ve belgesel film atölyesi, müzik grupları ve halk oyunu yapıyoruz. Olanaklarımız çerçevesinde neler yapılabilir diye düşününce, aklımıza toplumcu şairlerin hayatlarından kesitleri filme almak geliyor.  Ankara Seyranbağları’nda bir huzurevinde kalan şair Enver Gökçe’ye ulaştık. Sonra bin türlü iz ve izin kovalayarak, Suadiye’nin arka caddelerinden birinde Yeryüzü Kitapevi’nde şair Arif Damar’ı bulduk. Önce bizi reddetti. Kimsiniz falan, dedi. Sonra onu da filme aldık ve konuştuk.  O zamanlardaki toy aklımızla, yaşlı insanları bir an önce kayda alalım da başlarına bir şey gelmesin diyorduk.  32 yıl sonra koca şair 85 yaşına gelmişti, ben de şairin o zamanlardaki yaşına. Umarım usta şairin üretken ve çapkın hayatının izdüşümünden giderim”.

İlkokul çağlarında ağabeyinin okuduğu bir şiir alır onu. Ezberlemek için isteyip de alamadığı bu şiir, “Salkım Söğüt” tür. Nazım’ın adını ilk kez burada duyar, şairin mahpusluğunu da. Kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları anlatır: “Erzincan depremi üzerine yazdığı bir şiiri gazetede yayımlanmıştı. Şiirden çok, altındaki not beni çok etkiledi. ‘Kesemden verecek bir şeyim yok, yüreğimden verdim’ diye. Bu nottan çok etkilenmiştim. Şairin hapishanede olduğunu duymuştum. Bu kadar güzel şiir yazan biri neden hapishanede diye sorup düşüncelerini merak ettim ve araştırmaya başladım. O zaman Nazım Hikmet’in Salkım Söğüt şiirini bir de Yahya Kemal’in Mehlika Sultan şiirini ezbere bilirdim. Yurdun penceresinden sokağa doğru bağıra bağıra bunları okurdum. Ağabeyim bana gizlice getirirdi Nazım şiirlerini, hepsini ezberlemeye başladım. Kadırga Öğrenci Yurdu’nda iki taraf vardı, İdealistler ve Marksistler. İki taraf da beni çekiştiriyordu, ben Marksistlerin elinde kaldım” der ve güler.

Bir dönem, bazı şiirlerinin Nazım’a benzediğini söylerler. Yanıtı şu olur: “Şiirlerimi Nâzım’ın sanırlardı. Hoşuma giderdi. Oysa hiç de iyi bir şey değildi bu, kimseye benzememek gerekliydi.” Şiirinde dönem dönem biçim arayışları vardır. Onun için aslolan şey, söylemek istediği şeydir. Söyleyeceği sözü en etkin söylemenin biçimini arar. Neyi söyleyeceğinden emin olan şair, nasıl söyleyeceğinin peşindedir.

Gece seni birdenbire hatırladım / nasıl bakarsa sürüye dağdan bir canavar / Pencereden dışarıya öyle baktım / Dışarıda seni benden ayıran hayat / Dışarıda lodosa çevirmiş hava / Eriyor günlerdir yağan kar / Bir görülmez düşmanın üzerine yürümek / Ve düşüp ölmek sonra / Birkaç adım atarak.

Zayıf şiir yazmaya hakkının olmadığını, yazdığı her kötü şiirin eski şiirlerini gölgeleyeceğini söyler ve ekler: “şiirde yaratıcı olmak lazım, üretici değil”.
Anlaşılmaz imgeler kurmaz. Şiirini kime yazdığının farkındadır ve Behçet Necatigil’in tanımlamasıyla, “toplumsal içeriği yoğun, dilde, biçimde dikkatli, titiz şiirleriyle tanınan, erken yaşlarında tercihini eşitlikten, özgürlükten, sosyalizmden yana yapan bir ozan”dır Arif Damar. Şiir teorisini, “anlamla yola çıkılmaz” sloganıyla kuran İlhan Berk ise; “kendini şiirin ağır işçisi olarak görmüştür, şiirin elini hiç bırakmamıştır, dünyayı ve insanı bütün yönleriyle görmeye çalışmıştır, bu yüzden hayatın dört yol ağzındadır şiiri. Otağını oraya kurmuştur” diye söyler. Ve Memet Fuat, “çocuk yaşta toplumculuğa katıldı, acelesi varmış herhalde” der onun için. Şair, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanların umutsuz olduğunu ve umutsuzluğun bilinç eksikliğinden doğduğunu düşünür. Garip şiiri onun için “avutan ve kolaycı” bir şiirdir. İkinci Yeni de öyle: “boyun eğen, muhalefet yapmayan, batı biçimciliğiyle yetinen” bir şiirdir.

Bu işler böyledir. Kimisi öze dokunur, kimi biçimle yetinir, kimine barikatın ardı (bazen adı bile) zor gelir, kimisi barikat olur. Şairin bu bakışı, sonraki yıllarda yumuşar. Garip şiirinin, şiir tekniği açısından ileri bir adım olduğunu belirtir. İkinci Yeni’nin ise, imgede zenginlik yarattığını söyler. Memurluk, sürgün alaylarında askerlik, sonra işportacılık, dergi yöneticililiği, yazdığı şiire diyet niyetine yatılan hapislik, beraat. Sonrasında, Arif Barikat adıyla devam eden hayat ve yasak yayın bulundurma suçlamasıyla gelen tutsaklık. F tipi hapishanelere karşı direniş sürecinde Sedat Simavi ödülünü alan bir kitabını (bir gök kuşağı inerse nasıl), ölüm orucuna giren ve yaşamını yitiren Sevgi Erdoğan’a adayan şair, “yaşına başına bakmadan” hala devrimin saflarındadır. Onun şiiri, “külliyen red” şiiridir. Şöyle seslenir:  “Gerçek şair, kendisine dayatılan değerleri içine sindiremez, tüm baskılara başkaldırır. Çünkü şiir bir başkaldırı, bir ayaklanma, çağdaş aklın ve ilkelerinin savunulmasıdır. Kapitalizm insana aykırıdır, bir suç düzenidir. Bu düzenin tek alternatifi de sosyalizmdir”.

Bir kiremit parçasıyım ben / Yoksul bir evden / Bir kiremit parçasıyım kırılan düşen / Poyrazda yoksul bir evden / Bir çoban türküsüyüm ben / Poyraza karşı söylenen / Ulu düşün çatısı çatılırken / Bir kiremit parçası, bir çoban türküsüyüm / Gözyaşından, alın terinden / Bir kiremit sesiyim ben.

Sansaryan Han’daki tabutluklardan söz ediyordu Sevim Belli. ”Arif’i şiirleri yüzünden içeri almışlardı… bizim kuşak şiirden çok şey öğrendi”.

Ne güzel, değil mi?

Meksika dağlarındaki Zapatist önder de aynı şeyi söylüyor:

“Aslında hayatı bir şiirden öğrendik hepimiz”.

Bu kadar söz yeter mi? Yeter. Öyleyse bir şiirle keseyim sözümü ben de. Aslında bir şarkıyla.  Liverpool’un şarkısıyla:

Fırtınaya karşı yürürken / Başını dik tut / Ve karanlıktan korkma / Fırtına sona erdiğinde / Altından gökyüzü / Ve tarlakuşunun tatlı gümüş şarkısı / Fırtınaya karşı yürü / Yağmura karşı yürü / Hayallerin sarsılsa ve yıkılsa da / Yürümeye devam et, yürümeye devam et / Kalbinde umutla / Ve asla yalnız yürümeyeceksin / Asla yalnız yürümeyeceksin.

——–

(Bu Yazı, Tavır Dergisinin Kasım 2010 sayısında yayınlandı)

Reklamlar