Çarpı

22 02 2010

Bizim kuşak ve bizden bir önceki kuşak çok ağır bedeller ödedi. Neye karşı ve neden yana olduğumuz, her “olağanüstü” dönemde hayatımıza atılan çarpılara bakarak anlaşılabilir. Bu yüzden, hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda değiliz. Onu, darbe ile palazlananlara sormak gerekir.

12 Eylül sürecinde, sadece Ordu’dan Artvin’e kadar yüz civarında arkadaşımız katledildi.

1976-1980 yılları, bir cebimizde kitap diğerinde dergiyle gezdiğimiz yıllardır, bir konu açıldığında iki laf da biz edebilelim diye.

O yıllarda kendini solcu, devrimci veya kemalist olarak tanımlayanlar, Ergenekon’dan sökün eylemiş yakası Fatih rozetli faşistlerin saldırısına uğrardı. Hayatımızda ne türbanın T’si, ne Fethullah’ın F’si vardı ve kadayıfın altı kızarmayı bekliyordu. Biz o yıllarda öğrenmiştik yolun bir kısmında kemalistlerle doğal ittifak olduğumuzu. Ama bizim bildiklerimizin içinde bugün kendilerinin de Atatürkçü olduğunu vurgulayan bazı kafatasçılar yoktu. O yıllarda “hedef Turan, rehber Kuran”dı ve bir gece ansızın gelebileceklerini söylüyorlardı…gele gele, ABD’nin “bizim çocuklar” diye adlandırdıkları geldi. O köprülerin altı nice bulanık sular gördü.

Türkiye şimdi yeni bir süreçten geçiyor/geçiriliyor. Bu süreç; demokratikleşme, temiz eller gibi gönül okşayan laflarla yürütülse de, biliyoruz ki AKP’yi iktidara getiren büyük proje dahilinde işliyor. Demokratikleşme ve temiz toplum özlemine kimsenin itirazı yok. Ancak, zebra diye sunulan o boyalı şeyin aslında bir karakaçan olduğunu söylemek lazım. Biz ne dersek diyelim; kendini siyasal olarak AKP’de ifade eden islami sermaye artık kabına sığmıyor. O artık ABD’nin yeni partneridir, bunu uzun yıllara yaymak istiyor ve hükümet olmakla iktidar olmak arasındaki farkı biliyor. Devlet katında yaşanan iç çatışmanın en önemli nedeni bu farkın biliniyor olmasıdır. Sahnedeki eski oyuncuların yerine, Ortadoğu için tasarlanan dekora uygun yenileri gelmiştir. ABD partneri İslamcı-Cemaatçi çevre, gerçekten iktidar olma yolunda kendine yer açmak istemekte, eski uzamış dalları budamaktadır.

Estirilen rüzgar, iktidarın eline bir torba vermiştir. İçinde geçmişte kontrgerilla için çalışmış Susurluk artığı bazı karanlık isimlerin olması neyi değiştirir? Deşifre olmuşlar, tohuma kaçmışlar… işe yaramazlar artık. Ergenekon adı verilen örgüt, kontrgerilla’dan alınan bir numunedir. Ondan düşen küçük bir parçadır. Torbadadır. Gözaltında kayıpları, Gazi, Taksim, Çorum, Maraş, 16 Mart katliamlarını toparlayıp bu numuneye yüklersiniz, rahatlarsınız (Ancak, bu bile yapılmıyor. Kaldı ki, numuneyi yargılayıp yok etmek de sorunu ortadan kaldırmaz, saklar). Sonra, herkese kirden pastan arındığını söylediğiniz o aygıtı en az eskisi kadar “kutsal” yeni amaçlarınız için kullanırsınız. Şu çok belli artık : Son dört-beş yıldan öncesi geçmişte kaldı, bu davanın ilgi alanına girmez; AKP ile devam eden sürece çelme takmayı düşünene kelepçe takılır. Buradaki tehlike, “çelme”ye yüklenecek anlamdır. Bu süreci reddeden, kaşının altında gözünün olduğunu hatırlatan en demokratik siyasal aktiviteler de bu anlama dahil edilebilir. “Ne Darbe Ne Şeriat” diyen Türkan Saylan’ın bu torbayla ne işi olur? Yeni partner, hazır bir torba bulmuşken ABD’nın dümen suyunda yüzen cemaat düzenine prim vermeyen bütün karşıtlarını bu torbaya doldurmak istiyor. Ama, şunu düşünmüyor : Bu torbayı elime verenler, işim bittiğinde onu benim kafama geçirebilirler. Mehmet Haberal Anıtkabire yürümeseydi, diğer rektörlerle birlikte tavır almış olmasaydı, kaybeden ata değil de kimilerinin kafiye yaratıp Tayyiban diye telafuz ettiği ata oynamış olsaydı, türban önünde boyun eğseydi bugün içeride olur muydu? Servetine servet katmaz mıydı? El üstünde tutulmaz mıydı? Bu sözler, Haberal ile var olan akrabalık bağlarımız nedeniyle söylenmiş sözler değildir. Şuraya bakın…iş öyle bir yere dayandı ki, artık insanların gayrimüslim olup olmadığı sorgulanıyor, DTP binaları kuşatılıyor, terör estiriliyor. Türkan Saylan’ın annesi fi tarihinde hristiyanmış. Çok mu önemli? Müslüman holdingler gurbetçi din kardeşlerini camilerde soymuşlar…yetmemiş, deniz feneri ışığında bir kez daha soymuşlar…tık yok. Ama,Türkan Saylan bundan sonraki ömrünü kırsaldaki birkaç kızın eğitimine adamış, suçlanıyor. Bağdat Amerikan uçakları tarafından cehenneme çevrilirken gık demeyen hocaefendi basını ÇYDD’nin üstüne çullanıyor, faaliyetlerinde bir hinlik sezinliyor, onun hristiyan misyonerliği yapan bir örgüt olduğunu yaymaya başlıyor. Cemaatin kucağına düşmeyen bebeler ise PKK militanı ilan ediliyorlar. Kamuoyu bu yalanla besleniyor. Peki, PKK bu türden bir eğitim hareketinin “Sömürgeci TC” nin ekmeğine yağ sürecek bir asimilasyon aracı olduğunu söylemiyor mu?
Yıllar önce Aziz Nesin’lerin başlatmak istediği “Doğu Edebiyat Seferi” adlı kampanyayı ve gördüğü tepkiyi hatırlayın önce. Bizim toplumumuzda karanlığa çomak salladığınızda, milli ezber dağarcığından çıkma bal damlayan sözcüklerle karşılaşırsınız. Bir anda sizin için hangi sıfat uygun görülürse o olursunuz. Şimdilerde herkes Ergenekoncu. Ya sorgulayan, ya sorgulanan. Daha düne kadar demokrasiyi “batı tipi bir fahişelik” olarak bilen şeriatçı-cemaatçi çevre, ondan yararlanıp siyasal anlamda da han-hamam sahibi olmaya başladıkça demokrat kesilip “darbeye karşı” ergenekon’un yargılayan tarafında kaldı. Yurtsever ve devrimci sol çevrelerle birlikte geçmişteki her darbeden hasarlı çıkan ilericilerin, demokratların, laik sol Kemalistlerin ve ABD’ye danışmadan iş yapmayı düşünen darbeli-darbesiz ötekilerin payına ise, yargılanan tarafta yer almak düştü. Bu da böyle bir film işte. Kemalizmi aşmış olabiliriz. Ama bu, bin yıl geride kalan bir rüzgardan beslenmemizi gerektirmez. İçe sinmeyen hiçbir maddi-manevi gücün önünde diz çökülmez, alkış tutulmaz, taraf olunmaz, onunla aynılaşılmaz, iman edilmez. Çünkü, iman eden akıl sorgulamaz. Kimse dokunulmaz değildir. Ama size dokunanlar, dokunma nedenleri üzerinden sorguyu yürütürler. Darbeci diye tutuklanan rektörler ve öğretim görevlileri için söylenenlere bakın, suçlamaların çoğu konu dışı. Şeriatçı basına bakın, kin dökülüyor satır aralarından. Yani neredeyse düşen THY uçağını, küresel kuraklığı, sel baskınlarını, agosa gelmeyen öküzü de soracaklar. Ne olursa olsun, bir darbeye kapı aralayacak ya da bunun korkusunu salarak  hayatımıza yeni çarpılar atacak hiçbir eğilimin bu avluda kendine ekmek bulabileceğini sanmıyorum. Bütün bunları kendime dert etmem gerekir miydi, onu da bilmiyorum. Ama, etmiş bulundum bir kere.

Reklamlar