Biyografi

İbrahim KARACA

Şiiri ve edebiyatı, “beynini korumak için sığındığı bir liman” olarak değerlendiriyor. Kaçıp gizlenmek için değil; hayatı kendince daha anlaşılır, daha yaşanılır kılacak bir kaç dize bulmak için.  Sonuçta herkes kendini yazar. Hayata neresinden tutunmuşsa onu yazar. Hayatın kendi bilincine yansıdığı kadarını yazar. Yazma gücünün yettiği kadarını yazar. Beş kitabı ve bir şiir kaseti var. 1986  Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü ve Yeni Türkü Yayınevi Şiir Ödülü sahibidir. Çeşitli müzisyenlerce çok sayıda şiiri bestelendi.

Edebiyat dergilerinde fazla gözükmedi. Farklı dergilerde birkaç şiiri yayınlansa da, Tavır Dergisinin bir dönem sürekli yazarı oldu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Eylül 1980’e kadar doğduğu köyde ve kentte yaşadı. Dört çocuklu bir ailenin büyük oğludur, 1960 doğumludur. OzanCan ile FıratCan adında iki tane yakışıklı oğlu var. Özel sektörde memur olarak başladığı iş hayatını, en son Koç Grubuna ait bir fabrikada onyedi yıl geçirdikten sonra emekli olarak sonlandırdı. Arada bir “gayrıresmi” olarak mecburen çalıştı.

Her zaman doğduğu toprakları ve çocukluğunu düşündü, onbeş yaşındaki haliyle hala orada yaşadığını sandı ve sanıyor : Rize Pazar Subaşı Köyünde. Haçapit’te. Hemşin’de.

————————————————————————————————————-

www.facebook.com/profile.php?id=100002437673660

————————————————————————————————————

Şiir Unutmamaktır

Unutmak, ölümüdür kişinin. Şiir, unutmamaktır. Belki de en çok bunun için seviyorum şiiri. Eğer vefalı bir şiir dostu iseniz, zaman zaman benzer duygular yaşarsınız.
Yaşadığınız günler ömrünüzde bir tortu bırakmaya başladığında hayat karşısında kendinizin ne kadar yalnız olduğunu düşünürsünüz bazen. Hele bu tortuyu anlamak, çözmek, aşmak gibi bir derdiniz varsa, onu oluşturan ayrıntılar takılır beyninize. Yaşadıklarınız ve tanık olduklarınız, sizin bir anlamda kendinizi yeniden oluşturmanıza yardım eder. Sırtınızda, bilincinizde bu ağırlığı hissedersiniz? ancak, adını koymakta zorlanırsınız. Hayata yabancı kalmanız için her düzenek hazırdır çünkü etrafınızda. Siz, bu düzeneği başka bir dünyaya, kendi özel dünyanıza girerek çözebileceğinizi hissedersiniz. Orada şiir vardır. Orası kötü olana kapalıdır. Bilincinizin orada yinelenmediğinin, yenilendiğinin farkındasınız. Orası işgal edilememiş bir alandır. Siz o alanı hayat ile birlikte savunursunuz. Çünkü farkındasınız artık: Biz adını nasıl koyarsak koyalım; sonuçta, birilerine göre düzenlenmiş bir hayatı yaşamak zorunda kalıyoruz. Biz… yani, hayatın tokadını her gün yiyenler… buna layık görülenler, böyle kalması istenenler.
Toplumsal bilinç dumura uğratılmışsa, kabul etmesek bile bu kurgulanmış hayat bizim yazgımız olmaktadır. Beylik deyimle söylersek:  Bizim buna elimiz mahkum.
Verili hayatın dışından bihaber olan; yani, bu dayatma hayatın gayri insaniliğini kavrayamadığı için topluma uyumlu sayılan insan tipi, yabancılaştırılmış bu sahte dünyanın tabanı olmaktadır. Kurulu düzen, kendi değer yargılarını hakim kılarak; kimileri için cennet, kimileri için cehennem demek olan bu ilişkileri sürdürmektedir. Çünkü o da biliyor: Bu dayatma hayatın değer yargılarıyla beslenen, onları referans alan insan, istese bile daha insani bir dünyaya varamaz. Bunları düşünürken kafan allak bullak olur belki. Kendinle söyleşmeye başlarsın. Şiirde bu kadar diretmenin ne anlama geldiğini sorarsın kendine. Şiir yazmak için beynini zonklatırcasına sözcük ve dize avcılığı yapmak yerine, miskin miskin oturup duygulu bir film müziği dinlemek gelir içinden. Ama, bir şiire ait ilk sinyaller seni kendine doğru çekmeye başladığında, ondan kurtuluşun yoktur artık. O şiiri doğuruncaya kadar, beynin meşguldür. O şiir yazılmalıdır. Sonra tekrar düşünmeye başlarsın… Kimin için yazacaksın? Kaç kişiye ulaşacaksın, kaç kişinin duygularında bir kıpırtı yaratacaksın? Oluşturulan kitle kültürüyle, düş gücü daha doğarken boğulan insanların umurunda mı senin yazdıkların? Dahası, dünyanın bir kenar mahallesi sayılan ülkemizde, senin yazdıklarına “yazılmasa da olurdu” mu diyecekler. Ya da sen “Bu insanlara şiir yazılmaz” mı diyeceksin?
Oysa bütün bu düşüncelerden sıyrılmak da yine şiirle mümkün.  Biliyorsun. Eline aldığın bir şiir kitabı seni kendine ait o tılsımlı dünyaya çekmeye başladığında anlarsın bunu.

“Hayatı bir şiirden öğrendik” diyen Zapatist önder Marcos doğru söylüyor. Çünkü, orada yılgıya yer yok. Duygularının onarıldığını, yenilendiğini hissedersin. Şiir gibi bir şiir okuduğunda, içinde bir depreşme duyarsın. İşte o zaman anlarsın şiirin boşuna yazılmış olmadığını. O şiirler, ister milyonlara ulaşsın, ister çok dar bir alanda sınırlı kalsın, isterse bir tek senin için olsun. Önemi yok. İnsana yazılmış ya, o yeter. Artık, o şiir hayatın şiiridir bir anlamda. Dünsüz, bugünsüz, yarınsız bir moloz yığını yerine sahte olmayan bir hayattan sinyaller göndermektedir çünkü sana. Kayıp çocuktan bir mektup gibi, bir kova kül içine saklanmış köz gibi.
Kim ne derse desin, şairler acılı evlatlarıdır hayatın. Başkalarının şöyle bir bakıp geçtiği, dikkate almadığı, doğal saydığı birçok küçük ayrıntı onu yaralar, öfkelendirir, mutlu eder. O, bakıp da görülmeyen, duyulmayan, gözden kaçan ayrıntılardan etkilenir. Ayrıntılar ona çok şey fısıldar. Hayat bir yönüyle orada atar. Şair, o ayrıntılardan süzerek alır şiirini. Önyargılı, içten pazarlıklı, misillemeci değildir. Hayat bilincinde nasıl bir tablo oluşturuyorsa ona göre yazar. O şairdir. Şiirini hiç kimseden hiç bir şey beklemeden yazar. Yazdıklarını, kutsal ya da öcü sayılan hiç bir şeye tahvil etmez.
Umut edebiyatıdır bu. O, hayata ve insana müdahaledir. Eğer, toplum bir asgari müşterekte buluşturulmak isteniyorsa, bu asgari müşterek bazen “askeri müşterek” kılığında çaresiz ve geleceksiz bırakılan yığınlar için “en kötü” nün ifadesi oluyorsa; yazılan her şiir bu müdahaleyi yapmak zorundadır. Hayatın emridir bu. İnsanın insana yabancılaşması giderek insanın insana kulluğuna kapı aralıyorsa, onu perçinliyorsa; şiirin görevi ters rüzgarları çoğaltmaktır.

Reklamlar